Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Söylenmezi Bulmak | Aşk Üçgeni 2


kadın ruhunu anlamak...


"Kadın ruhunu anlamak' diye bir laf dolaşıp durur ortalıkta. Çoğumuz bunu kadınlara okşayıcı sözler söylemeyi, çiçek sunmayı, 'romantik davranarak güven vermeyi bilmek diye yorumlarız. Oysa kadın gözünde çiçek miçek ayrıntıdır. Ona göre bir ilişkiyi kaba cinsellikten ayırıp 'romantik' kılan başlıca özellik, sürekli olma şansının yüksekliğidir. Dünyanın en çok sorulan sorusu, 'Beni seviyor musun? ' sözüdür herhalde. Onun gerisindeki kaygı da açıktır:

İlişkimiz kalıcı mı? Yoksa çekip gidecek misin hevesini aldıktan sonra?"

şu sıralar okuduğum bir kitaptaki bu sözler çok çarpıcı geldi bana...
bundan önceki, sana sunduğum ya da seni anlattığım 'Bir Çiçek Getir, Yeter' başlıklı yazımdaki düşüncelerimi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldım, biliyor musun?


'çoklu okuma'yı da, 'çoklu yazma'yı da seven biriyim. mesleğimdir de bu işler. kitapta söylenenleri, kendi yazdıklarımla bir arada okumanın bana birçok şey kazandırabileceğini düşündüm.
bu yazımdan bir önceki 'Düşleyin, Küllerim' başlıklı İlhan Berk alıntısında geçen 'Söylenmez/i Bulmak' doğrultusunda, tanıştığımız ilk günlerimizi ya da yaşadığımız o tuhaf ve uzun başlangıcı yeniden kurcalamak geldi içimden... izninle...
....

bana sevgi ve şefkatle sarılacak biri olsun, yeter...


sana sevgi ve şefkatle sarılacak biri olacaktım. bu senin için yeterliydi. öyle demiştin.
...
ilk tanışmamız... istanbul kadıköy'de bir akşamüstüydü.
'panorama'daydık. senin benden önceki sonuncu (!) arkadaşınla benim bir arkadaşım daha vardı aramızda. üç erkek, bir kadın... iyi başlamıştı söyleşimiz...
arkadaşın sözü bir ara, senden neden koptuğunu anlatmaya başlamıştı. çok içten bir konuşmaydı.

'bende aşk yoktu, seninse çok dağınık bir yaşantın vardı, yalan mı?' demişti adam senin yüzüne bakarak.
sen de 'ha şunu bileydin. sende aşk olsaydı, bu kadar dağıtır mıydım ben kendimi?' demiştin.

hepimiz gülüşmüştük... ikinizin içtenliği beni de sarmıştı.
adama sormuştum: 'evlisiniz değil mi'
ne demişti adam: 'evet de, nerden biliyorsunuz?'
'te be böyle olur o işler,' deyince ben, basıvermiştik yine hep birlike kahkahayı...

sonra sana dönüp: 'yüküm buğday unudur / evliye gönül verme / eve gider unutur' demiştim.
'çak kardeşim, çak!' diyerek ellerini havaya kaldırmıştın. çarpıştırmıştık ellerimizi...

arkadaşından özür dileyerek, senin omzuna uzatmıştım sağ kolumu sonra.
söyleşimiz böyle sürüp giderken, benim arkadaşım: 'bana bak oğlum, durumunu sor önce yanındaki kadının. omzuna kolunu attığın kişi 2 çocuklu bir hanım. alabilecek misin onların sorumluluğunu da üzerine?'

'dur bakalım,' demiştin sen arkadaşıma. sonra da eklemiştin: 'ben, elime bir erkek eli değdiğinde hamile kalacağımı sandığım dönemimi atlatalı yıllar oldu. hem senin şu ayrıldığım arkadaşımdan ne farkın var? o evli, sen de evlisin, ve üstelik senin de sevgilin var...'

'karıştırma beni şimdi,' demişti arkadaşım...
sonra benim dışımda üçünüz, 'şu doğru, bu eğri' tartışmaları arasında yitivermiştiniz.

vakit artık geç olmuştu, benim arkadaşımla seninki, evlerine gitmek için karşıya geçeceklerdi. sen kadıköy'deki evine gidecektin. ayrılmıştık arkadaşlardan ve ikimiz kıyı boyunca konuşarak yürümeye başlamıştık...

evinde bir arkadaşınla kaldığını, aranızın bir süredir soğuk olduğunu ve yakında ikinizden birinin evden ayrılması gerektiğini söylemiştin. uygun bir zamanda, yine buluşalım diyerek ayrılmıştık.
...


kadıköy kıyısındaki eysan'da buluşmuştuk


bir cuma akşamı kadıköy'deki 'eysan'ın çatı katındaki restorantta yemeğe davet etmiştim seni. 'seve seve gelirim,' demiş, gelmiştin...
geldiğimizde kimsecikler yoktu ikimizden başka... gidene kadar da bir gelen olmamıştı. ikimiz için özel bir akşama dönüşmüştü buluşmamız.

çok şey konuşmuştuk. neler söylemiştin? şu yönünü çok beğendim... ama şu yanın var ya, bil ki... önderlik ruhun çok güçlü... çok zekice konuşuyorsun... çok kimseye söz ettim senden son günlerde... herkes merakta, biliyor musun? falan, filan, fişmekân...

ben ne demiştim dur bakayım: valla yalnız bir insanım, aile bağlarım güçlü değildir benim. senden söz edecek kimsem olmadı benim. ben, babam olsa, yanlışlık yapanı, yaptığı yerde bırakırım... sessiz, gürültüsüz oracıktan tüyerim... umarım uzun sürer bu dostluk. pek emin değilim ben kendimden... falan, filan, fişmekân...

sormuştun: 'sözünü etmiştin birinin, tanışmamızın ilk haftasındaki görüşmemizde bir ara, telefonda... haber var mı ondan?'
yanıtlamıştım sorunu: 'var haber... ama, istanbul dışında bir yerdeymiş. dönmeyecekmiş bir süre... söz ettim senden ona, biliyor musun?'
sormuştun: 'sen ne dedin, o ne dedi?'
yanıtlamıştım: 'biriyle tanıştım, evliliğe gidebilir. bilgin olsun,' dedim telefonda. o da, 'benim ilişkilerim dağıldı, koptum istanbul'dan. bekleme beni. mutluysan, sürdür gitsin, gideceği yere kadar...'
sormuştun: 'ilerde filan, sorun çıkarır mı, dersin?'
yanıtlamıştım: 'çıkarmaz... ama, çok uğraşman gerekecek onu benim ruhumdan silebilmek için. o insandan duydum ben, 22 yıl aradan sonra kendi anadilimde 'Seni seviyorum,' sözünü. bu sözü, ondan 22 yıl önce bir başkasından duymuştum...'


geldiğini söylemiştin eysan'a, benden önce bir kez daha


hemen bir sigara yakmıştın... çakmağı kalem gibi tutup, masadaki tabağının kenarına vurmaya başlamıştın 'tık, tık, tık!' garson gelmişti. 'pardon! yok bir isteğimiz,' deyivermiştin...

titreyen bir sesle söylediğin 'çok etkilemiş olmalı seni bu kadın?' sözüne karşılık, 'kendisi bu ilişkinin adını sonraları yârenlik, dostluk, sırdaşlık filan koydu,' demiştim.
'hımm, bir başkası var demek ki,' deyince sen, 'allahaşkına,' demiştim, 'bizim yaşlarımızdakiler arasında hangimizin yaşamında bir başkası yok ki?'

'olur mu canım öyle şey!' diyerek tepki gösterdiğinde, ne demiştim: 'bak güzelim, bu işte pazarlık olmaz: yaşayalım! görelim!'

{{kalkma vakti geldiğinde, ben biraz tedirgindim. fark etmişsindir sanıyorum... aklıma o kadınla bir söyleşide konuştuğumuz durum gelmişti... 'yemeğe çıkan kadın ve erkek, yemek bitince, ayrı ayrı kendi evlerine değil, ikisinden birinin evine giderler. böyledir bu iş dünyada,' demiştim ben ona, o da kahkahayla gülmüştü. sonraları da birkaç kez takılmıştı bana: 'demek, önce yemeğe, sonra yatağa...'
gerçekten, şimdi n'olacaktı acaba? sen ve ben???}}
...
güzel bir akşam olmuştu. kalkmadan önceki sözün ne mi olmuştu: 'birlikte kaldığımız adam ayrılmak istemedi evden, yakında ben kendim oradan taşınacağım. pazartesi benim işyerime gelmeni istiyorum, gelir misin?'

anlaşılan bu tür buluşmalar daha epey sürecekti. bu son soru onu gösteriyordu...
'gelirim,' demiştim gülerek. sonra...
sonra da, sen kendi evine...
ben kendi evime...
....

okuduğum kitapta, yazar, yukarıda alıntıladığım kesimde sözünü ettiği, ''İlişkimiz kalıcı mı? Yoksa çekip gidecek misin hevesini aldıktan sonra?' biçimindeki kadıncıl kaygıyı şöyle irdeliyor:


'kadının önceliği: 'en kaliteli erkekten çocuk yapmak'
'ilişkimiz kalıcı mı?'

"Öyle kaygıları doğal karşılamak gerekir. Çünkü sağlıklı ve tipik bir kadının ruhunun derinliklerindeki başlıca istek başarılı bir anne olmaktır. Yani kendine bağlayabileceği en kaliteli erkekten çocuk yapmak ve eşin sürekli desteğiyle yuvanın güvenliğini sağlamak...
Bu öncelik hesaba katılmadan kadın davranışlarına akıl erdirilemez."
....
sözünü ettiğim kitapta, ilgili bölümün başlığı da çok ilginç: 'Onlar B/aşkadır'.
umarım, çekmiştir senin de ilgini bu kitap. bak, daha neler neler diyor yazar:

"Yaptığınız her şeyi düşünerek verdiğiniz kararlarla yaptığınıza inanıyorsanız yanılmaktasınız. Davranışlarımızın pek azı bilinçlidir; gerisi içgüdülerden kaynaklanır.
Her canlı gibi bizimde iki temel içgüdümüz var:
1. Kendini korumak (tehlikeden kaçmak, açlık ve susuzluk gidermek, sığınak bulmak ya da yapmak, uyumak, dinlenmek vb.)
2. Kendini sürdürmek (eş sağlamak, döllemek ya da döllenmek, yavruyu yaşatmak)

O hedeflere ulaşmak için erkekle dişinin strateji ve taktikleri kimi yerde birbirine parelel, kimi yerde karşıttır. ... Birinin belirgin özelliği ataklık, ötekinin büyük kozu ihtiyattır."
...
yazarın, şu sözü sanıyorum seni çok düşündürecek: "'Kadın ruhunu anlamak' diye bir laf dolaşıp durur ortalıkta..."

ne demiştin bir ara bana: "okur musun Ahmet Altan'dan? kadın ruhunu çok iyi tanıyor ve biliyor Altan...
ben ne demiştim: "bence büyük bir yazar Altan... yalnız merak ettim, 'kadın ruhunu çok iyi tanıyor,' derken, senin ne gibi saptamaların oldu? bana yazar mısın lütfen görüşlerini?"

yazmış mıydın? hayır, ne gezer! sormuştum bir ara ikinci kez, o zaman ne demiştin: 'valla ne bileyim, anlamış işte... keşfetmiş, yaşadıklarından olsa gerek. işte, o kadar...'

ben seni aydınlanmış bir kadın bilirdim oysa... neyse.
...
adın 'çiçek getiren,' kalsın senin bu blogda. sürdüreceğim 'senden ve sana yazmayı'
çiçek getiren...
'tutuklu kaldım ben sende': nişan akşamımızda istediğin ve birkaç kez çaldırdığın bu şarkıyı, dinliyor musun bugünlerde?

dinlemiyor olabilirsin... nitekim, facebook'ta (yüzlerkitabı) gördüm fotoğrafını: sabah çorbanı içiyordun, tünel çevresinde bir yerde. açık havada. yalnızdın!
ve o eski takıların gerdanındaydı yine...

'tanıdıklarımızla iletişim kurmamızı ve yaşamımızda olup bitenleri paylaştığımız' facebook ortamındaki sayfanda neler demişsin bir bakalım...

'biyografi: Okuyan, yazan, evrensel düşünen, özgürlükçü, sevgiden ve barıştan yana sıradan bir kadın.'
'sevdiği sözler: Hayat insanı eğitiyor, önemli olan satır aralarını iyi okuyabilmek...'

facebook'taki arkadaşlarının sayısı 501. şimdi kalkıp 'beni de al onların arasına,' desem, sanıyorum, 'bu zenginlik yeter bana,' der sıyrılırsın işin içinden.

olsun varsın... hadi, ikimizin de açık olsun yolu... ikimize de 'uğurlar ola!'

sözünü ettiğim kitap üzerine kısa bilgi vereyim de öyle bitireyim yazımı.
okudun mu? okumadınsa, alıp okur musun, bilmem...

İblisler, Azizler, Kadınlar | Refik Erduran, s. 223-224 | Dünya Kitapları-Anı | Nisan 2005-İstanbul.

[okurlarım için not: 'Söylenmez/i Bulmak' başlıklı bu yazı, bitmedi. 'Aşk Üçgeni' çizgisinde sürecek. sanıyorum çok daha önceki 'Aşk Üçgeni 1' başlıklı yazıyla birlikte 'çoklu okuma' yapılırsa, bu konunun tadına doyum olmayacak... ne demişiz orda: 'üçgenlerin de çeşidi var... eşkenarı, çeşitkenarı var, ikizkenarı var... var oğlu var, değil mi efendim? diküçgeni de unutmamalı...]

Yorumla|Paylaş

Moda | İkimize Bir Oda


M/oda: İkimize Bir Oda


istanbul han değildi, kadıköy köy!
... ve moda: ikimize... dört duvarsız... apaçık bir odaydı.

ilk karşılaşmamızdan sonraki buluşma günümüzde, kaçmıştım evden.
gece eve döndüğümde, baktım ki akşama dek telefon etmiş ve 10'dan fazla not bırakmıştın telesekreterime.
'bırak buluşmayı, öldün mü, kaldın mı? merak ediyorum, lütfen ara, bir haber ver,' demiştin son notunda.

aradığımda seni telefonla: 'üç gün uğraştım, yine de toparlayamadım evimi, sonunda ben de tuttum evin dışına kaçtım,' demiştim.
['bugün evde yokum, dağlara kaçtım,' -ilhan berk.]
...
aradan biraz zaman geçmiş, 'hadi gel, bugün buluşalım,' demiştin.
buluşunca da: 'cezalısın, işyerimi göstermeyeceğim sana bugün. gidelim, şu ilerde hoş bir yer var oturacak. oturup söyleşelim,' demiştin.

garson masamıza geldiğinde, 'bize bir porsiyon pasta,' demiştin. 'neli olsun,'diye sorunca garson: 'üstünde karadutlar olsun,' deyivermiştin, hiç düşünmeden, hiç beklemeden.'

garson iki çatal bıçak koymuştu masaya, pastayı getirince. demiştin ki: 'alın, şu adamın önündeki çatal bıçağı, biri bize yeter.'

alıp çatalı, bir karadut, ardından bir lokma pasta...
bir bana, ardından bir kendine...


sanıyorum, buradaydı o oturduğumuz yer... bugün değişmiş
yerine başka bir işyeri açılmış

silip süpürmüştük, nerdeyse tabağı. boşaldığında tabak: 'işte bu kadar, yedik karadutu, tamam mı?' diye sormuştun.
'tamam,' demiştim, 'kattık pastaya, yedik karadutu...'
...
sonra da: 'hadi kalkalım hemen, yürüyelim şimdi moda'ya,' demiştin.


moda'ya giderken, moda iskelesinin görünümü


yürüye yürüye varmıştık moda'ya. iskele görünmüştü gözümüze önce, biraz yüksekten bakıyorduk moda iskelesine.
... çok sevdiğini söylemiştin o iskeleyi...


benim zaman zaman dostlarımla buluştuğum 'koço restaurant'ın arkasındaki parka doğru yürümüştük.


koço restaurant, moda...



o günlerde, ortalarda da vardı oturma yerleri bu parkta...


sonra kıyıdaki bir bankete oturmuştuk yan yana. o gün fark etmiştim, senin 'kedicil' bir ruh taşıdığını. sokuldukça sokulmuştun bana... güpegündüz!


'dur!' demiştim...
sonra, ansızın sarılmıştın bana... güpegündüz!
'dur!' demiştim, 'yapma! gelen olur, geçen olur...'


parkın bugünkü durumu...



umurumda değil, hiçbir şey bugün şu anda!' demiştin.

'bak demiştim, şu çalılıkların arası, sarhoş kaynıyor; ayıptır, yapma!' demiştim.
'umurumda değil hiçbir şey şu anda!' demiştin. 'umur', denilen şey nedir böyle anlarda bugün bile çözmüş değilim, bırakalım o günü.


'umurumda değil,' demiştin 'hiçbir şey'


'bak,' demiştim, polis arabası geçiyor yanımızdan!'
'umurumda değil hiçbir şey şu anda!' demiştin.
akşamüstü yaklaşıyordu sanırım.

artık kalkıp yürüyebileceğimizi söylemeden önce, bir şeyler mıırldanmıştın. onu burada söyleyemeyeceğim, bağışla.


bir başıma bir gezi yaptım, moda'da. yürüdüğümüz yola,

oturduğumuz parka baktım. ne çok değişmişti her şey.


o tuhaf, köhne evciğin duvarlarındaki bugünkü yazılar...

o günlerde vardı herhalde bu köhne evcik. var mıydı? ne dersin?
...
'bir köhne kahvehane, ruhumu çaldı.' nezih ünen'in 'çingene yüreğim'ini dinliyorum şu an. dolanıp duruyor şarkıcı, eskiden uğradığı bir yerin çevresinde...

'bir daha gördüğünde beni. gözlerime öyle bakma. bir yaban kedisi gibi, soğuk, sessiz yabancı... kapkara gözlerinin ardında, derin bir acı...' diyor ünen, 'ah! ah! bu şarkılar...' diyorum, ünen'i dinlerken şimdi.


bir yaban kedisi gibi...


...
efelendim bugün. rakı efe,
kaşar: çerkez peyniri dia'nın (kastamonu'nun 'gömeç' yöresinde yaptırılmış)
aklıma bol pul biberli, kaşar tava önerin geldi şimdi, bir dahaki yazımda, ondan hazırlayacağım. yarısını koyacağım tabağıma.
öbür yarısıyla, ayrı bir tabak hazırlayacağım. belli mi olur, atlar gelirsin...

'gelir miyim acaba,' deme, gelirsin, gelirsin...
sen, çoğu zaman habersiz, sessiz çıkagelirdin.
unuttun mu yoksa?

diyeceksin ki şimdi: kimden yadigâr sana, o 'çingene yüreğim'.
evet, o da bir yadigâr bana. senden kalan birkaç güzel ve özel yadigâr gibi.
o yadigârın öyküsünü de, seninkilerinkini de ilerde bir gün yazayım mı, ne dersin?

moda... ikimize bir oda... duvarsız: apaçık!

bugün böyle, o eski moda... bir bak bakalım bu resme.


bu moda, o eski modaya benzemiyor değil mi?



peki, bugün biz o eski âşıklara benziyor muyuz? hayır...
konumlarımız belli: uzağız, birbirimize. uzaklardaki durumlarımız belli, yaşayışlarımız belli.


iskeleye uğrayıp, bir çay içtim... bakındım


parktan ayrılırken bu güvercin çiftini gördüm, hem geziniyorlar

hem de söyleşiyorlardı.

onları bu durumda görmem, hiç umurlarında değildi sanki.


moda iskelesinden ayrılıp giderken, bu yazı çıktı karşıma


yürüdüm, kıyıda: bu vapuru gördüm, uzakta...
adalara gidiyor olmalıydı


demiştin ki bir yazında, "sana bir 'ada' çizdim...
kaptanlar gemilerini yönettikleri yerdeki haritalarına, adalar çizerlermiş; çizdikleri adaya sevgililerinin adlarını verirlermiş. o gemiye daha sonra gelen kaptanlar, yolculuk rotalarını bu adalara göre çizerlermiş."

bu gemi (vapur), bir olasılıkla, senin bana çizdiğin 'ada'ya da uğrayacak.
ama ben orda yokum. ya sen?

gemi (bu vapur) o adaya uğradığında, merak ediyorum şimdi... ne(ler) olacak?

kim(ler) inecek o gemiden... kim(ler) binecek o gemiye? Yorumla|Paylaş

Yeni 1 ? | Farklı 1 ?

resm-i şehir

[ 'blogdaş ferkul'a sunulmuştur]

evet: resm-i şehir...
bir başka deyişle: 'şehrin resmi'...
evet 'resm-i şehir' de olabilirdi bu yazının başlığı. nedenini, yazımın sonunda açıklamayı düşünüyorum...

ya, bu yazımı, sonuna dek okumayanlar olursa!
evet! iyisi mi, şimdiden yapayım ben açıklamamı...

'blogdaş ferkul', şiirimsi adlı sitesinde 25 mayıs tarihinde, 'şehr_i şiir' başlıklı,

Sana hiç bir tepeden bakmadım İstanbul,
Hiç bir kaldırımında yürümedi ayaklarım,

dizeleriyle başlayan bir şiir yayımladı {isterseniz bu yazımı okumayı, burada kesip, önce sözünü ettiğim bu şiiri okuyun}. 'İçinde yaşanılmamış' bir kente yazılmış bir 'güzelleme' sayılması gereken bu şiirini, şu dizelerle bitiriyor 'blogdaş ferkul':

İstanbul, hiç bir tepeden bakmadığım şehir
Hiç bir kaldırımında yürümediğim şiir
Hiç kimse beni sende görmemiştir
Bende senin kadar
Hiç bir şehir,
Hatta hiç bir sevgili
Senin kadar sevilmemiştir...

yahya kemal'in o ünlü 'Sana dün yine bir tepeden baktım aziz İstanbul' diye başlayan şiirine bir 'nazire/benzeti' de sayılmalı blogdaş ferkul'un bu şiiri (münir murettin'den, şarkı olarak da dinlemişsinizdir yahya kemal'in o şiirini).

blogdaş ferkul, kendi İstanbul'una tepeden bakmıyor!
'İstanbul, hiç bir tepeden bakmadığım şehir'...
bu arada, yahya kemal'e ve onun güzel istanbul şiirine de toz kondurmuyor ferkul...
'Hiç bir kaldırımında yürümediğim şiir'...

sanıyorum, niçin 'resm-i şiir' de olabileceği anlaşıldı bu yazının olası başlığının.
sanıyorum, şimdi bir başka şey daha anlaşıldı: o da, bu yazımı, neden bu blogdaşıma sunduğum.

sanıyorum anlaşılmayan bir bir nokta var yine de...
öyle ya! niçin başlıkta 'Yeni 1 ? | Farklı 1 ?' yazılı...

çünkü, bugün 25 mayıs: ve ben 'yeni bir insan'la karşılaştım...
hayır! 'farklı bir insan'la karşılaştım...
...

biri kara öbürü mavi, iki denizi buluşturan...

ve suları gibi, içinden geçen hemen her şeyin yalnızca geçmediği, bir renkten öbürüne aktığı bir kent...
ve bir vapur... bir iskele... bir kıyı...
kıyıda, elinde çalgısıyla sıradışı bir adam...

bugün mayıs 25: 'yeni bir' insan tanıdım...

bugün mayıs 25: 'yeni bir' insan tanıdım... öyle diyorum ama; bu yabancı uyruklu şarkıcıya, bu kentin öbür yakasında da bir yerde daha önce raslamıştım...

'öbür yaka bu yaka' başlıklı yazımdaki alıntı şiirinde, şair pirhasan ne diyordu?

öte tarafta martılar

biraz daha büyük ve siyah

müzik daha koyu

hele nefesli çalgılar


iki yakalı bir kentte yaşıyorsanız, hangi yakada olursanız olun... nedense hep, bulunduğunuz yakada değil de, karşı ya da öbür yakadaki 'martılar biraz daha büyük ve siyah'tır. 'müzik'se, 'daha bir koyu'dur... 've hele nefesli çalgılar...'

ama bugün, iş biraz ters gitti!
bugün mayıs 25: 'yeni bir' insan tanıdım...
ve sanki bugün, karşı yakanın değil, beri yakanın 'martıları biraz daha büyük ve siyah'tı. ya da bana öyle geldi: bilmiyorum...

hayır! 'farklı bir' insan tanıdım...

şarkıcıyı dinliyordum, karşısındaki banketlerden birinde oturmuş...
sol yanıma baktım bir ara... kaldırım taşlarının üzerinde oturan yabancı kılıklı bir kadın, omzunda genişçe bir şal...

şalı sıyırdı omzundan kadın, yavaşça ayağa kalktı...
çalınan şarkının ritmine uydurdu ayaklarını... başladı dans etmeye yalınayak...

fotoğraf makinemi kendisine doğrulttuğumda: 'No!No picture please!' diye seslendi duyulur duyulmaz bir sesle... çoktan çekmiştim ben fotoğrafımı oysa.

hayır! hayır! hem 'yeni', hem de 'farklı' bir insan tanıdım bugün...

'yeni' olsun, 'farklı' olsun da: ne olursa olsun! yakın durmak istiyor insan yeniye, farklı olana...
yaklaşmak istiyor... yeni bir öykücük daha ekleyecek çünkü yaşamına: bak! bu filanca! bu da benim! şu kişi benim! bu da o kişi!

'farklı insan', ürker gibiydi varlığımdan: uzaklaştı...

dans ede ede, biraz öteye doğru uzaklaştı o 'farklı insan'. bu farklılığı sezen başkaları da vardı. onlar da, hafiften makinelerini hazırlamaya başladılar. 'farklı insan' da, farkını anlamış olmalı ki, aldırmadı sonraki fotoğraf çekimlerine, sürdürdü durdu dansını...

iyice yaşlı biri - bu kadın da yabancı herhalde, şu şarkıcı gibi...
ben - evet, böyleleri genellikle birlikte dolaşırlar. arkadaş olmalılar.
orta yaşlı biri - yok, bu kadın bizden! yabancı değil... birazcık deli, o kadar!

'yeni insan': yalnızlaştı...

biraz önce iskeleye yanaşan vapur, içindeki yolcuları boşalttı. bu yolcuların bazıları, bu şarkıcı 'yeni insan'ın önünden geçtiler. bakındılar, dinlediler: gittiler...

vapur, aldı yeni yolcularını: sakince kalktı, uzaklaştı iskeleden...

bir yolculuğu bitirdi... üfüre üfüre kara dumanını yepyeni bir yolculuk başlattı vapur.

nereye mi gidiyordur şimdi bu vapur?
... öbür yakaya!

öbür yakada martılar...
biraz daha büyük ve siyah
müzikse daha koyu!

hele nefesli çalgılar!

Yorumla|Paylaş
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 

Labels | Etiketler

08 Mart 2014 10 05 2015 Anneler Günü 101 Dize 11 Mayıs 2014 12 Mayıs 2013 Anneler Günü 13 Mayıs 2012 14 Şubat 18 Ağustos 18 Ağustos 2010 Doğumgünüm 18 Ağustos 2011 Doğumgünüm 18 Ağustos 2012 18 Ağustos 2013 18 Ağustos 2014 18 Ağustos 2015 Doğumgünüm 2011 2014 Falım 2015 60+1 8 March 8 Mart 8 Mart 2013 Adalar Adalet Ağaoğlu Âh Mine'l-Aşk Ahmet Hamdi Tanpınar Ahmet Haşim Ahmet Ümit Akşamüstleri All The Flowers Gone Altmışa Merdiven Anadolu Büyüsü Anadolu Çalgılarıyla Rahatlama Müziği Anayurt Özlemi Anneler Anneler Günü Âşık Sana Bir Sözüm Var Aşk Aşk Çocukları Aşk İki Nokta Üst Üste Aşk Mektupları Aşk Sürgünü Aşk Şiirleri Aşk Üçgeni Aşk ve Felsefe Aşkın Kokusu Aşkın Renkleri Aşklar Attilâ İlhan Ayın Nadir Aykırı Metinler Aykırı Sesler B. B. King Baba Babalar Günü Bahar Bahr-ı Tahvîl Bahrı Tahvil Behçet Necatigil Ben Birimdeyim O Altmışında Bilmem Şu Feleğin Bir Aşk Öyküsü Bir Bahar Akşamı Bir Yılbaşını Anlamak Blues Boşuna Bekliyorsun Bu Dünyada Olan Bitenler Buket Uzuner Buluşmak Üzere Can Yücel Caz Cemal Süreya Cemre Cep Telefonu Cogito Come Out Whatever You Are Cümleler Çamlıca Çıplak Ayaklıydı Gece Çiçekler Çivitmavisi Çoğulcu Bir Aşk Belgesi De ki Dedicated to Van Gogh Deniz Depremler Der ki Nar DerKenar Devrim Diller ve Nesneler Dilsiz Aşk Divan Şiiri Doğum Gelenekleri Doğum Günüm Doğum Törenleri Doğumgünleri Dost Dostların Anısına Dostluk Dört Mevsim Dr Ufuk Yaltıraklı Duvar Yazıları Dünya Anneler Günü Dünya Annneler Günü 2010 Dünya Annneler Günü 2012 Dünya Kadınlar Günü Editorbey En İyi Dost Erciş Erkeklerimiz eS Eysan Facebook Fal Felsefe Felsefe Akşamları Felsefe ve Aşk Felsefe ve Yaşam Felsefenin Aşkı Felsefenin Tadı Fotoğrafçı Friendship Geldi Kafiye Gitti Safiye Gemiler Giderim Van'a Doğru Göç Gökkuşağı Gökyüzü Gülen Yüzler Ülkesi Güller Gülten Akın Güven Turan Güvercin Ayrılıklar Güvercinler Güvez Güvez Diliyle Güvez Fotoğrafları Güvez Gözüyle Güvez Şiirleri Güzelleme Happy Birthday To Us Hasat Mevsimi Haydar Ergülen Hepi Börtdey Tu As Hepi Börtdey Tuuu Miii Hercai Hide and Seek İblisler Azizler Kadınlar İdiller Gazeli İki Kıta İki Âşık İkimizin Doğum Günü İlhan Berk İlk Akşam İlk Gün İlkbahar İlkyaz İnferno İskender Pala İstanbul İstanbul Baharları İstanbul Etkinlikleri İstanbul Fotoğrafları İstanbul Mevsimleri İstanbul Şiirleri İstanbul ve Aşk İstanbul'da Aşk İstanbul'da Felsefe İstanbullu Şiirler İyi ki Doğdum Joan Baez Kadıköy Kadıköy'de Söyleşi Kadınlar Kadınlar ve Erkekler Kahvaltı Kandil Işıkları Kapı Kara Kuşlar Karakışlar Kargalar Karşılaşmalar Kavuşma Kayahan Özgül Kediler Kedilerin Aşkı KendimLe Kıyılar Klip Kuşlar Kutlama Kutsal Aşklar Kuyudaki Adam Logos Louise Glück Martı Martılarındır İstanbul Mektuplar Moda Mother's Day 2013 Murathan Mungan Mutluluk Müzik Nar Nâzım Hikmet ve Aşkları Nehir Dizeler Netlog Nirvana nirvAnne Omlet Özdemir Asaf Özlem Panorama Papatyalar Parıltı PusulaŞiir Refik Erduran Relaxation Music with Turkish Instrument Renkli Taşlar Resmin Gölgesi Şiire Düştü Ruhi Su Sabah Saint Valantine Day Saklambaç Seçiminiz Hangisi? SekizinciRengim Seni Düşündüm Servet-i Fünun Sevda Sevgi Sevgi Soysal Sevgili Sevgili Sözleri Sevgililer Sevgililer Günü Sevgililer Günü 2015 Sobe Sokaklar Söylenmezi Bulmak SuSu Şeker Bayramı Şeyh Galib Şiir Şiir Şey Şiir Şeyler Şiirler ŞiirŞey ŞiirŞeyler Şubat Taşlamalar Tevfik Fikret Tuttum Birini Sevdim Ufuk Yaltıraklı Üsküdar Üzgün Kediler Gazeli Van Erciş Depremi Van Gogh'a Adanmıştır Vapur Vapurlar Video Videolar World Mothers Day World Women Day Yakalar Yalnızlıklar Yâren Yâren Evi Yârenlere Ağıt Yaş Yaşam Yaz Yaz Issız Yazısız Yeni Yıl Yeni Yıl Kutlaması Yılbaşı Yolllar Yunus Emre Yurdumsun Ey Uçurum Yürümek