Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güzelleme | Bahr-ı Tahvîl

an ol günü ki âhir olup nev-bahâr-ı ömr
berg-i hazâna dönse gerek rûy-i lâle-reng

-- "Mersiye-i Hz. Sultan Süleyman Hân”, Fuzulî --

Mısra-ı Evvel | Birinci Dize
Ey gülistân-ı letâfetde hezâr işve vü nâz ile yetişmiş gül-i ranâ sana gûyâ ki edip müşgî-sehâb u mey-i gülgûn u gül-âbı dahi bârân edip enfâs-ı Mesîhâ'yı nesîm eyleyip envâ-ı nezâketle tarâvetle verip perveriş etmişler o ruhsâreyi yüz reng-i bahârân ile bin gonce-i handâna mukattar kılıp el-hak bir aceb sûrete koymuş seni nakkâş-ı ezel kim ne gelür misli ne gelmek mutasavver görinür böyle bahâ ile bu hüsn ile yaraşmaz sana kim âşık-ı şûrîde-i bî-tâbını mahzûn edesin nâle vü âh ile ciger-hûn edesin yâ bu mudur kâide-i şehr-i mahabbet bu mudur tarz-ı meveddet tutalım böyle imiş farz mı ol kâideyi eylemek icrâ ne olurmuş bir iki gün dahi terk eyleyip ol resm-i cefâyı donadıp bezm-i safâya oturup meclise begler gibi sen nûş-ı şarâb eylesen 'uşşâk terâne ile dil ü sînesine nây u rebâb eylese kim men ede hâşâ...

Mısra-ı Sani | İkinci Dize
Ser-te-ser milk-i cihân berg-i benefşeyle gül ü gonca vü lâleyle dolup gülşen-i firdevs ile hem-reng olup elvân-ı şükûfe ile müzeyyen oluyor sen dahi envâ-ı küşâyişler ile nâdire cünbişler ile gelsen elin boynuma salsan beni alsan da berâberce açılsak çemene bakışuban hande-i nâz ile biraz serve biraz dahi gülüşsek semene yohsa olmuş mu degül memleket-i nâzda bu lutf u nevâziş bu inâyet güzelim belki budur tavr-ı pesendîde-i hûbân ki alup âşıkı tenhâca fakat bir iki mutrible gehî kendisi sâkî vü gehî mutribi sâkî ederek gül gibi handân olarak açılarak haste-i hicrânını ihsân-ı firâvânla ihyâ ede tekrâr dirildip yine öldürmek için tâzece cân-bahşına îmâ ede yanî ki biraz lutf u biraz cevr ise de cânib-i insâfa gide etmeye yek-bâre sitem resmini icrâ…

Mısra-ı Salis | Üçüncü Dize
Gele ey  mâh-ı  siyeh-perçem  ü  gül-fem  bu  gece  seyr  ü temâşâya çıkup cilve-i meh-tâb ile deryâda biraz âlem-i âb eylesek olmaz mı ki envâr-ı ziyâsıyla kamer mevclerin her birini sîm servler gibi tezyîn edip aksiyle nücûmın dahi kandîl-i  dırahşân ile ir  bezm-i  çerâgân-ı bezm-i dîgergûn görünmiş   ki şebistân-ı cihân böyle münevver geceyi böyle safâ bahri ki ru'yâda bile  gördügü  yokdur  ki  ser-â-ser  çemen  üşküfeleri  gelmiş  o  deryâda  habâb olmuş o gird-âbların her biri bir havz-ı pür-âb olmuş aceb tarz-ı pesendîdesi var sûret-i  nâ-dîdesi  var  gûyâ  sana  kâse-i  billûr-ı  sipihrin  içi  şîr  ile  leb-â-leb  de egilmiş de zemîn üzre dökülmüş tagılup lü'lü'-i şehvârları târ-ı şuâ ile nücûmun yine tekrâr dizilmiş nazar erbâbına olmuş heme yağma…

Mısra-ı Rabi | Dördüncü Dize
Güzelim âşıka cevr etme cefâ meşrebine gitme amân haste-i hicrânını incitme ki bir gün ola sen dahi düşüp aşkına senden beterin zülfüne ber-dâr olasın mihnet ü endûha haber-dâr olasın âh u figânıyla yanıp yakılasın gül-ruhunun şulesine âlemi şeydâ kılasın sonra nedâmetlerini kimseye izhâr edemezsin ki sen uşşâkına rahm etmedigin lutf u vefâ meslegine gitmedigindir ki gelip yoluna bu dâme tutuldun deyü envâ-ı melâmetler edip birbirine halk işâretler edip âşıka rahm etmeyenin hâli budur zübde-i âmâli budur öyle gerekdir deyip ol hüsnüne dil bagladıgın kâfiri tahrîk ederek bir bir ederler sana tevbîh o zamân sen diyesin kim bu sözleri hep söyledi dîvâne kıyâs eyledi kim Gâlib-i şeydâ…

[Açıklama: Birkaç kez okunduğunda, çok zengin bir düş gücü ve aşırı incelikli bir anlatımı var bu dizelerin. Dilinin günümüz Türkçesinden epey uzak olması ve içerdiği Arapça ve Farsça ağdalı tamlamalar bir yana, şiirsever ya da şiir yazar herkesi epeyce düşündürecektir sanıyorum bu dizeler. Değişik imge ve söyleyişlerle divan şiirine yeni bir hava getirmiş olan, Osmanlı divan şairi Şeyh Galib'in (1758-1799) dört uzun dizeden oluşan bu düzyazı şiir türünün adı Bahr-ı Tahvîl'dir. Bu türe, belki "Nehir Dize/Şiir" diyebiliriz. Okurların bileceği gibi, mesnevi türündeki 2041 beyitten oluşan Hüsn ü Aşk da Galib'indir.
Şunu da anımsatmakta yarar var: Fotoğraflar üzerine "tık"ladığınızda, onları daha gösterişli biçimiyle izleyebilirsiniz.

Yorumla|Paylaş

Felsefe ve "Aşk"

"seversin, kavuşamazsın aşk olur..." (âşık veysel şatıroğlu & orpheus)

Felsefe Akşamları İstanbul'da Bir B/aşkadır...
O akşam, İstanbul âşığı, felsefe tutkunu ve aşk düşkünü İstanbulluların yaşadığı bir akşamsa, daha bir b/aşkadır...

Felsefe ve "Aşk": "Bilgi/bilge sevgisi/aşkı" felsefe, hepimizin can damarına dokunacak bu akşam. Bir türlü içine giremediğimiz ya da içinden hiç çıkamadığımız "aşk" olgusunu dile getirecek sevgili Dr. Ufuk Yaltıraklı dostumuz.

Bir de Yaltıraklı'nın güzel yüzü, güzel gözleriyle bakacağız aşka bu akşam; yine, onun güzel felsefi diliyle konuşacağız aşkla bu akşam... Niye saklanıyor sanıyorsunuz, "aşk"ın üç harfi tek bir AKŞamda?
Öyleyse gelin, bırakalım kendimizi bu İstanbul Akşamı'na: gersin çift yanlı yayı "S"yi ve salsın yüreğindeki "İ" okunu izleyenlerin gönül evine şu İstanbul. Vurulur da düşersek İstanbul'un "U" kuyusuna, elbet bir "Yakup" çıkar da bulur bizi o kUyUda. Ya da bulamazsa en azından, bir ağlayanımız olur: "Yusuf'um! Yusuf'um!" deyu...
O da olmazsa, o kuyuda ya Kerem-Mecnun-Tahir olarak yatar, yatar ağlarız Aslı-Leyla-Zühre'lerimize. Öyle ya, ne demişti büyük şairimiz Nâzım Hikmet: "Ayıp değil, Tahir ile Zühre olmak; ölmek de ayıp değil bir aşk yüzünden..." Anlayacağınız, Yaltıraklı'yla bu akşam Havuzbaşı yöresindeki "aşk bahçesi"nin patikalarında yürüyeceğiz hep birlikte.

Ufuk Yaltıraklı ve Ömer Çendeoğlu | Kadıköy | 25.07.2010

Bakarsınız Aristotales, Sokrates, Platon, Herakleitus da çıkagelir karşı yakadan ve katılırlar aramıza. Lyr'ini (kısa saplı bağlamasını) kapıp ozan Orpheus da çıkagelir bakarsınız: "Benim sadık yârim kara topraktır," deyişiyle "ölmeden ölmeyi" öneriverir bizlere. O eski Trakya miti, bu kez İstanbul'un bu yakasında Dragos Tepe'sinde yeniden "örülür" Apollon'un bu oğlu aracılığıyla. Orpheus'un Eurydike'sinde bulup yitirdiği, bizlerin hepimizin her yerde dört gözle aradığı o "en sadık yâr"in ne/kim olduğu sorusunun yanıtı, bu tepenin taşına da bir kez olsun kazınır bakarsınız: kim bilir!

Yorumla|Paylaş

dilsiZ aŞk


Seneler içimizden geçerken
Fildişi tarağımla her gece
Saçlarımdan aynalara sindin
Neredeysek oradaydık, birdik.


Yorumla|Paylaş

Haydin Aşka !

Sevgililer Günü -1...aşk olsun kumruya! ışır ışımaz güneş: haydi aşka...

de ki bir varmışız iki yokmuşuz da
kutsanmış bir günü kutluyormuşuz
senle ben: ikimiz
yine bir on dört şubat

de ki yüz? yüze durmuşuz
de ki el? ele ver mişiz
de ki göz? göze gelmişiz
yine bir on dört şubat

ve demiş ol ki sen...
her ne olacaksa olsun
bu kutsal günümüzde
senle ben: birlikteymişiz
yine bir on dört şubat

ve demiş olayım ki ben...
çıkalım? ikimiz bugün
gidelim? o çay bahçemize
öyle bir şey yapalım ki çok özel olsun
uyuversin günün anlam ve önemine
yine bir on dört şubat

demiş ol ki sen...
fiskos sehpacığı? bir
küçük tabureler? iki

demiş olayım ki ben...
çalar saatler? iki
sıcak çaylar? iki
taze simitler? iki

demiş olalım ki ikimiz...
ve her şey: ilk günkü gibi
yine bir on dört şubat

demiş ol ki sen...
terkedip uçan bülbüllere inat
ne unuttum ne unutturdum
güllerin bu gününü birbirimize
bak sen oluverdin sevgilim benim
yine bir on dört şubat

demiş olayım ki ben...
açmadan solan kaç güle inat
gülümsedim sana gülümsettim seni
sen oluverdin benim sevgilim bak
yine bir on dört şubat

ve desinler ki görenler bizi...
ney? mişiz biz meğer
ne bir? ne üç? hayır!
herhangi? bir bile değil
...iki... sevgiliymişiz!
yine bir ondört şubat

ben diyeyim: yalnızca
sen de ki: hiç değilse
...bir... günlüğüne!
yine bir on dört şubat

h a y d i - a ş k a !
diyecekmişsin de sanki
korkuyormuş gibi/sin
yine bir on dört şubat

n e - d e r s i n ? ? ?
yine bir on dört şubat
yine bir on dört şubat
... y i n e - m i - b i r ...

[De ki... | Uzun Şiirler | CndEdit | 14 Şubat 2011 - İstanbul]

Sevgililer Günü -2...sen gelsen de, sussa: şu kalem...

şaşırdın değil mi? | neye?
seni öptüm ya! ona. | n’oldu ki?
daha ilk buluşmada? | şaşırdım evet!
anlarım ben ilk görüşte. | neyi?
nereye varacağını işin. | nereye varır?
hiçbir yere! | anlamadım!?
anlarsın sabret. | n’apmalı peki?
hiçbir şey! | nasıl yani?
önce şu hayranlarımızla. | e?
hesaplaşalım. | sonra?
sonrası ... allah kerim

[Allah Kerim | Kısa Öyküler | Cnd Edit | 14 Şubat 2011 - İstanbul]

Sevgililer Günü -3...ille de karanlıkta gösteriyorlar yüzlerini: yıldızlar mahçup...

[Fotoğraf altyazıları, şair Güven Turan'ın 101 Dize adlı kitabından alıntılardır.]
Yorumla|Paylaş

Aşk Ne Renktir, Nasıl Kokar?

Aşk
insanın zihninde kırmızı bir kalp imgesi beliriveriyor

Aşka bir renk yakıştırılsa bu hangi renk olurdu? İlk akla gelen tutkulu kırmızı oluyor, insanın zihninde kırmızı bir kalp imgesi beliriveriyor ya da aşkın sembolü haline gelmiş tek bir kırmızı gül. Aşk yürek kanatır bazen, belki bu yüzden kan kırmızısını yakıştırmışlardır ona, belki de sevdiğini görenin yanakları al al olur diye.

Aşk
aşk-ı eflâtunî


Osmanlı'da maddeden uzak olan aşka 'aşk-ı eflâtunî' derlermiş. Aslında bu kavram 'platonik aşk' demekmiş; çünkü, Osmanlıcada, Platon'un ismidir Eflâtun.


Ayakları yerden kesen bir yanı vardır aşkın, uçuruverir insanı; bu yüzden, mavi gökyüzünün rengi de yakıştırılabilir ona.

Aşk
aşk beyazı: en ufak bir leke, üzerinde sırıtır


Belki de saflık ve masumiyeti ifade eden beyazdır aşk. En ufak bir leke, üzerinde sırıtır.
Gökkuşağı gibi 7 renk olduğu da söylenebilir; her telden çalar çünkü aşk. Hüzünlendirdiğinde mordur, coşturduğunda turuncu, çocuksu tarafları ortaya çıkardığında toz pembe.

Aşk
aşkın ayrılık hali


Aşkın ayrılık hali sarıdır sanki, birlikte kopup gitmek: kâh yeşil kâh mavi.
Tek olamayacağı renk 'şeffaf'lıktır; yalansız, gizlisiz, saklısız aşk var mıdır?
Aşkın kokusuna gelince, herhalde bu 'sevgilinin kokusu'dur. Eşi bulunmaz, koklamaya doyulmaz bir kokudur o.
Aşka dair bunca sözden sonra, çok sevdiğim ve herkesin bildiği bir Attilâ İlhan şiirini de eklemek istiyorum.

Aşk
Ayrılık[lar] Sevdaya Dahil

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
her yerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili

telâşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sahili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflâtuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da

Aşk
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı

hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız
...

aşk ne renktir,
nasıl kokar?


Yorumla|Paylaş

Aşk! Aşk? Aşk!


gönlü taştır, merhamet kelimesini bilmez
.

Sevgili: En belirgin özelliği âşığa acı ve ıstırap vermesidir. Zulüm ve eziyette aşırı sınırları zorlar, cana kasdeder. Kimse ona hesap soramaz. Gönlü taştır, merhamet kelimesini bilmez. Söz verir ama sözünde durmaz. Vuslatı yoktur. Âşığın ağlaması âh u feryâdı ona zevk verir. Katında en makbül âşık, eziyetine en fazla tahammül gösterendir. Onun için, daima eziyet eder. Eziyetten vazgeçmesi, aşktan yüz çevirmesi demektir. Kâh kıskandırarak, kâh fitneler kopararak âşığına zulm eder. Nazlıdır, aşiftedir, fettandır, hatta hafifmeşreptir. Kolay kolay, kendisini göstermez.



sevgililer, ancak t/uzaktan seyredilebilir...


Bayramlarda lütfedip dışarıya çıkar da, uzaktan seyredilebilir. Âşığın ancak rüyasına girer; eğlence ve bezmin vazgeçilmez kişisidir. Zenginliği, ihtişamı, parayı sever. Ona canlar kurban edilir; uğrunda rakipler öldürülür. Bütün bu huylarıyla her ne çeşit icraat yaparsa yapsın, ona kızılamaz. Hatta melekler, ona günah bile yazmazlar.

Peki böyle biri nasıl sevilir? İşte aşkın can alıcı noktası budur. Âşık onu sevmek için yaratılmıştır, elinden başka bir şey gelmez. Hep genç ve güzeldir. Daima kara saçlı, hilâl kaşlı, nergis gözlü, lâl dudaklı, inci dişli, gül yanaklı, selvi boyludur. Bedeni billurdan yapılmıştır. Aydır, güneştir. Yusuf'tur, Kıble'dir, melektir, huridir.
Ama her hali âşığa zulümdür.
Ne demiştir Fatih: 'Sevgili, bana kavuşmayı dileyen eziyetime katlanır, diyormuş. Sanki bu buluşma vaadi, eziyet değilmiş gibi...'


Vaslım dileyen cevrimi çeksin der imiş yâr
Bu vaadi gûyâ ki değil cevrine dahil

Cogito (Aşk İki Nokta Üst Üste) | "Âh Mine'l-Aşk", İskender Pala | sayı 4, bahar 1995, s. 87, YKY İstanbul

Yorumla|Paylaş

Selam Olsun!


selam olsun!


selam olsun bizden güzel dünyaya,
bahçelerde hâlâ güller açar mı?
selam olsun sonsuz güneşe, aya,
ışıklar, gölgeler suda oynar mı?



bahçelerde hâlâ güller açar mı?


hepsi güzeldi. kar, tipi, fırtına,
günlerin geçişi, ardı ardına.
hasretiz bir kanat şakırtısına,
mavi gökte kuşlar yine uçar mı?


adımızı soran, arayan var mı?


uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan.
dönmeyen gemiler olduk açıktan,
adımızı soran, arayan var mı?

Selam Olsun | Ahmet Hamdi Tanpınar
Yorumla|Paylaş

Kutsal Aşklar


benim için belki de artık, yalnızca 'sen' olmalısın

bana 'sen', belki de artık, yalnızca gökyüzü olmalısın

dün, akşamüstü başladı her şey.
...
sabah erken kalkmıştım... gözlerimi nereye doğrulttuysam bir boşlukla karşılaştım. neye doğrulttuysam bakışlarımı, yüzünü, sırtını çevirmişti bana. neyi arasam bulamıyordum. yalnızca gölgelerle doluydu sanki evimin içi.
neye elimi uzattım, neye elimi attımsa boşta kaldı elim.
öylesine sıkıntılı bir gündü ki, akşamı zor ettim.

içim dışım sıkıntı doluydu. çıkayım bir akşamüstü yürüyüşüne, birkaç insan yüzü göreyim dedim. çıktım caddeye... o ne?

in cin top oynuyor ortalıkta. tek bir insan göremiyorum.
park etmiş otomobillerle dolu, yolun iki yanı.
tuhaf, derin bir sessizilik. 'hayalet kasaba'ya dönmüştü mahalle.

yürüyordum... boğazımda, bırakıversem kendimi, art arda hıçkırıklara dönüşecek, binbir düğüm.


aşk, nereye kadar?


yürüyordum... yüreğim zorlanıyordu işini görmekte. tuhaf bir sızı başladı, sol köşesinde yüreğimin. giderek içerisinde yayılmaya başladı sızı. genişledi, genişledi...

yürüyordum... göğsümün üzerine ateşten bir kuşak bağlanmıştı. sıktıkça sıkıyordu bu kuşak göğsümü. göğsümdeki sızıyı, acıyı sızdırmamaya çalışıyordu dışarı ateşten kuşak...

yürüyordum... hayır, yürüyemiyordum artık.

durdum... ilerde bir tepe. vardım gittim oturdum eteğinde bir yere. otlara, çimenlere, yaban çiçeklerine, eşek dikenlerine baka baka dinleniyordum. bir süre öyle kaldım.

kaldırdım sonra başımı... o ne?
önümde istanbul... önümde boğaz... önümde köprü...
daha bir kaldırdım başımı...

... derken gökyüzü... 'o-gökyüzü'...

baka baka göğe, büyülenmiştim.
dilime takılı kaldı şu birkaç söz:

"benim için belki de artık 'sen',
yalnızca 'sen' olmalısın
belki de artık, bana 'sen',
yalnızca 'gökyüzü' olmalısın"
...
döneyim artık dedim evime. biraz olsun gelmiştim kendime.
tuttum evin yolunu...

zihnimde bir kısır döngü... ağzımda mırıltılar.
yürüyordum...
"benim için belki de artık 'sen'
yalnızca 'sen' olmalısın..."

yürüyordum...
"bana 'sen', belki de artık
yalnızca 'gökyüzü' olmalısın"

yürüyordum...
kimi evlerin az ışıklı balkonlarında hayalet gibi duran bazı kadınlar...
hayır... bütün evlerin evet, bütün evlerin az ışıklı balkonlarında kadınlar...
ellerinde, kulaklarında cep telefonları...
'kandiliniz mübarek olsun... efendimize hürmetler.'

yürüyordum...
'hürmetler efendim... sizinki de mübarek olsun...'

yürüyordum...
'kutlarım evdeki herkesin kandilini...'

yürüyordum... mahalle camiinin önü...
[önüme ansızın bir parça aydınlık düşüveriyor gökyüzünden.
başımı kaldırıyorum... turuncu bir gök... tuğladan yansıyan kırmızıları sönük o minare...
cıvıldayan kandil ışıkları...]
...
açıyorum bahçe kapımı...
sarı sarı akşamsefalarım. hepsi açmış çiçeklerini, çekiyorum birkaç fotoğraf...
evimin karşısındaki tekstil atölyesinin önünde, birdenbire insan sesleri...
genç kızlar, genç delikanlılar... ayak sesleri...
yalnızca sesler...
içimden bakmak gelmiyor o yöne...
baksam, ruhuma o tuhaf sıkıntı dolacak hemen. biliyorum...

[penceremden her bakışımda, rastlarım onlardan birkaçına... gözgöze gelirim biriyle, sonra biriyle... sonra...
yemek ve çay saati paydoslarında, gelir kızlardan 5-6'sı. otururlar benim büyük incir ağacının altındaki 10'lu merdivene. yer yemez ordan burdan derledikleri sandöviçlerini... yakarlar sigaralarını... derin bir duman çekerler sigaralarından. sonra çıkarırlar cep telefonlarını... basarlar tuşlara... basarlar... basarlar... basarlar.]

derken dış kapı... giriyorum evime. yakıyorum ışığımı.
ev gibisi yok... bakıyorum, her şey yerli yerinde...
yalnızlık... o, baş köşede. sanki, biraz keyifli de bu akşam.

bir orta kahve... koltuk... bitince kahve, yum gözlerini...
turuncu! evet, turuncu bir gökyüzü... 'o-gökyüzü.'

cııırt! cııırt! cırt! cep telefonum... mesaj geldi anlaşılan...
duvar saati, masa saati, kol saati... 20:24:01...
yüreğimin içinde, ama hangi köşede bilmiyorum. küçücük bir cızzz!
cep telefonum... alıp, basıyorum tuşlara... basıyorum... basıyorum...

bir el uzanıp çeviriyor mandalını yüreğimin, aralanıyor kendiliğinden kapı... küçücük bir serçe...
pırrr! havalanıyor...

'yollandı: 26 tem 2010'. bakalım ne yollanmış?


aralanıyor, gönül gözümün kapısı...

GÖNÜL GÖZÜ GÖRMEYEN
CAN GÖZÜNÜ NEYLESİN

DÜNYADA DÖNMEYEN DİL
MAH$ERDE NE SÖYLESİN

MEVLAM SENİ DE ÇOK SEVDİĞİ
KULLARINDAN EYLESİN...

kandiliniz mübarek olsun.



teşekkürler hanımefendi...


[teşekkürler, hanımefendi:
özlemişim, güzel dilinizi

o güzel dilinizden çıkan
bu güzel sözlerinizi...]
Yorumla|Paylaş

Seni Konuştuk: Biz 2 Güvercin, Dün Gece...

bana, beni; bana, 'her şeyi' öğreten kadın!

istanbul'da, bugünden 39 yıl önce, üniversite yıllarımda, 21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana kardeşliği, bana arkadaşlığı, bana sevgiyi, bana saygıyı, bana sevdayı, bana aşkı öğreten kadın!
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana savaşı, bana barışı öğreten kadın...
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana savaşmayı, bana barışmayı öğreten kadın...
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: kardeşlik, arkadaşlık, sevgi, sevda, aşk için savaşmayı, barışmayı, 'yaşam için' tek sözcükle 'kavga'yı öğreten kadın...
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana dostluğu, bana düşmanlığı öğreten kadın...

[duydum ki, yakın dostlarımızdan üçü, birkaç yıl arayla ölmüşler: başın sağolsun, başımız sağolsun! üç iri dal, kızıl, kıpkızıl karanfildiler onlar. yazarken bunları şimdi, ilki çift, sonraki tek, üç buruk gözyaşı, düştü dizlerime: kahverengi iki gözüm -severdin sen gözlerimi- kırmızı, kıpkızıl iki gül olursa birazıcık sonra, hiç şaşmam...]

seni konuştuk, senden konuştuk: biz 2 güvercin... dün gece.

her şeyi, o an unutuverdi de yaren güvercin, hem sordu, hem dinledi...
kendi denizini, kendi kıyısını, kendi dalgasını, kendi acısını, kendi hüznünü, kendi bulutunu, kendi rüzgârını, kendi yağmurunu, kendi selini, kendi suyunu, kendi nil'ini, kendi deryasını unutuverdi de... kendi gökyüzünü, kendi yeryüzünü... unutuverdi de.
hep seni sordu...
seni konuştuk, senden konuştuk: biz 2 güvercin... dün gece.

'hercailik' yok muydu, var mıydı azıcık: sende, -ve belki- her, seni sevende...

hercailik ya da 'aşkına sadık/bağlı kalmama' vardı gibi geliyor bana bizde...
sen 'devrimle nikahlıydın', ben 'düz bir yaşamla'.
devrimden çocuğun var mı, diye sormayacağım. rasladım çünkü çocuklarına.

kuzeyine gittim avrupacıl-dünyanın: sarışın, mavi gözlü, buğday tenliydiler... gördüm onları. görünce selamlaştım onlarla... gülümsediler: selamı var size, anneniz 'ak deni'zin dedim onlara.

güneyine gittim avrupacıl-dünyanın: yine sarışın, yine mavi gözlü, yine buğday tenliydiler... gördüm, görünce selamlaştım onlarla... gülümsediler: selamı var size, anneniz 'ak deni'zin dedim onlara.

uzakdoğusuna gittim, bütüncül-dünyanın: esmer, kahverengi gözlü, yanık tenliydiler... gördüm, görünce selamlaştım onlarla... gülümsediler: selamı var size, anneniz 'ak deni'zin dedim onlara. ['ne kadar esmer varsa, hepsi bizim soydandır,': mahmut baksı, stockholm/stokholm, sweden/isveç].

ülkemdeki, anavatanımdaki güzel çocuklarınızı da gördüm: ne onları gülümserken gördüm, ne de kendim onlara gülümseyebildim. onlar da benim gibiydiler.
çoğu 'yaşamla' evliydiler. kendi anavatanlarında, 'sürgün' gibiydiler. benim gibi.

yaşamdan çocuğun var mı dersen: yok!
ne demiştim, tam 39 yıl önce: '50 olsun, bakar, eğitir, büyütürüz!'
ne demiştin: 'ne 50'si! bir tane bile olmaz! veremem ben bu 'sistem'e çocuk'. n'apsak, n'etsek, alır elimizden. düşman eder: bize ve birbirine, öz çocuklarımızı...'

çıkagelse çalsa kapını şimdi... n'olur: sordu, yâren güvercin.

dedi ki yâren güvercin bana: çalsa, kapını şimdi...
dedim ki: çalsaydı, kapımı şimdi...

yitirirdi dedim: kendine saygısını...
yitirirdim dedim: ona saygımı...

Yorumla|Paylaş

Bir Çiçek Getir, Yeter!



sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz... baş üzre yerin var.
gül goncesisin gûşe-i destâr senindir... gel ey gül-i ra'nâ
[sen meclise geleceksin de yer mi bulunmayacak... baş üstünde yerin var.
sen bir gül goncasısın, sarığın köşesi senindir... gelsene ey güzel gül!] -nedim.


'neler getireyim sana, akşam gelirken?'

ikinci buluşmamız olacaktı, o akşam. sormuştun bana telefon edip: 'neler getireyim?'
demiştim ki: 'sen gel! bir de çiçek getir, yeter!'
gülmüştün, kahkahayla...

elinde, üç küçük dal mimoza vardı, kapımı çaldığında.
'ne görüyorsun karşında?' demiştin.
'üç dal mimoza bir de sen!' deyiverince ben, 'al mimozalarını, ben gideyim,' diyerek şaka yapacağını düşünmüştüm. senden önce davranıp: 'ver mimozalarımı, sen git!' demiştim.

şakamı anlamış gibi yapıp, mimozaları kucağıma atmıştın. ardından boynuma sarılıp, beni de kendini de içeri itelemiş, sonra da kapımızı topuğunu 'pat!' diye kenarına vurarak kapatmıştın...

kucağıma attığın mimozalardan birinin dalı kırılmış, kimi filizlerse ezilmişti bu sırada. mutfağa koşup, bir kavanoz alıp suya koymuştun onları. kavanoz elinde, salon kapısını aralamışkenki duruşunda biraz tuhaflık, yüzündeyse o an için anlaşılması güç bir burukluk havası vardı.

küçücük salonumuza geliverdiğimizde, iki sandalyeli, küçük masamızda ne görmüştün? dilimlenmiş bir portakal, bir elma tabağı... markası, senin adının aynısı olan bir şişe beyaz şarap.
bir de ne görmüştün?
masanın tam ortasında bir vazo. vazonun içinde, üç dal mimoza!

'aman allahım!' diye bağırmıştın. aramızda geçen birçok şeyi unutmuş olabilirsin artık. yaşadığın o günkü tersliği, unutmuş olamazsın.

vazoya koymuş olduğum mimozaları, nerden bulduğumu sorunca, 'senin bulduğun yerden. mahalleye, bu akşam üst yoldan girdin, değil mi?' demiştim.

üst yolun köşesindeki evde oturan komşu, o gün öğlen suları, bahçesindeki mimoza ağacını budamıştı. ondan birkaç dal mimoza istemiştim. vermişti ama, ardından da 'gel şu dalları yol kenarına yığalım birlikte,' demişti.

'niçin, yalnızca çiçek getirmemi istedin?'

daha başka tersliklerin de olduğu o akşam, beklenen soru buydu işte: 'niçin, yalnızca çiçek?'

o akşamı yazdığım tarihe baktım günlüğümde. bu soruya şu yanıtı vermişim:
'senden öncekiler, hep birbirinin benzeri şeyler getirdiler ve günleri gelince gittiler. unutmayı kolaylaştırdığını gördüm benzerliklerin. sen onlara benzeme: farklı ol. ilerde, senin de günün gelecek, sen de gideceksin... andığımda seni, gelirdi çiçeğiyle, dönerdi çiçeksiz gibi, çiçekli sözler ederim hiç değilse.'

bugün ya da bu akşam kime bu çiçek?

o zamanlarki çiçekçinde gördüm seni, dalgındın. çevrene bakınacak vaktin yok gibi de durmuyordun oysa. arkanı bir dönüverseydin, karşında beni bulacaktın...
dönmedin iyi ki... suçüstü yakalanmış gibi, telaşa kapılabilirdin çünkü.

'dur, yeter,' filan da demiyordun...

ya 'o' çok seviyordu bu o çiçeği ya da 'sen'.
'kimden öğrendin, hep böyle çiçekle gelmeyi,' diye sormadıysa daha sana ve sorduğunda sen de doğruyu söylersen, n'olur acaba?

ortada bir 'değer' var çünkü. bunu, kimin hesabına yazar kim bilir?

dalgınlığından kurtulamadın bir türlü...

dalıp gittin. dalıp gittin... aldığın çiçekte değildi gözün nedense.
gözlerini dikip baktığın yerde, ne mi vardı?

çiçekleri süslemede kullanılan yeşillikler...
onların arasında mı ne vardı?
bağı çözülmüş, birazı sağa sola saçılmış, bir balyacık mimoza...


Yorumla|Paylaş

Aşk Üçgeni 1

'yanan' bir üçüncü, her zaman vardır...

bilmem anımsar mısın?
bir ara, sıkça şöyle diyordun: 'lütfen, birlikteliğimiz üzerine, tek başına değerlendirme yapma! tek başına karar verme! kararını alırken, lütfen bana da sor!'
yerinde bir uyarıydı bu...

{{bir, her zaman yanlıştır... ama ikiyle birlikte, gerçeklik başlar... -Nietzsche}}

diyorum ya hep: 'uzak ara buluşmalar'dı bizim buluşmalarımız... birçok şey değişikliğe uğramış olabilirdi, iki buluşma aralığında. elbette bu durumda, önceki koşullara bağlı olarak alınan tek yanlı bir karar, kendiliğinden 'boş karar'a dönüşmüş olacaktı.
gerçekten, yaptığın o uyarı, çok yerindeydi.

(anılardan anılara savurdu durdu beni, 'aşk sürgünü' başlıklı bundan önceki yazım... iyi mi oluyordu bilmiyorum; ama, kolay oluyordu yazmak, birine saplanıp kalınca anıların. bu yüzden, bocalayıp durdum son birkaç gün.
her anı, kendi saydamlığıyla görünsün istiyorum bu defterimde. bir anı, öbüründen 'destek' istemesin, almasın...
'aşk sürgünü'nden 'aşk üçgeni'ne savruldum. görülen o ki, en azından bir sözcüğü örtüşecek, önceki yazıyla bu yazının.)

...
gizli ya da açık...
aşkta, her zaman bir 'üçüncü' vardır, dediğimde bir gün sana...
ne mi olmuştu sonra?
gülümsemekle kalmıştın yalnızca...
'hayır, yoktur!' demediğin gibi, 'vardır, evet' de dememiştin...

konuşmalarımızda değil de, yazışmalarımızda daha çok olurdu: ben böylesi konuları açtığımda, sen çoğu kez, pokercilerin 'pas!' demelerine benzer bir 'beni geçiniz!' havası estirirdin...
öyle bir konu yokmuş gibi, 'suskun' kalırdın... bilmem anımsıyor musun, bunları şimdi?

gülümseyişin de, suskunluğun da, önemsemeyişlerin de, görmezden ya da duymazdan gelmelerin de bir anlamı olduğunu fark etmek için, zaman gerekiyor insana.
insan, sonraki ilişkiler içinde benzer durumlar yaşadıkça ustalaşıyor da, bu fark ediş işinde.

şu anki yaşam düzeyimiz ne olursa olsun...
geleceğe nasıl bakıyorsak bakalım...
yaşamakta ne kadar ustalaşırsak ustalaşalım...
ortada bir 'bengi döngü', sonsuzca aynı bir dönüş(üm) varsa, geçmişte yaşanmış benzer durumları yeniden yaşama olasılığı her zaman vardır.

'yoktur!', diyemezsin... diyebilir misin?

'yanan' bir oyuncu olurdu, her zaman.
çocukken oynadığım oyunlarda benim: bu, normal.
biraz büyüdükten sonrakilerde de
öyle olmaya başlamıştır, nedense: işte, bu tuhaf!

... niye yanardı 'yanan'?
yanlışlık yaptığı için...

... n'olurdu 'yanan'a?
sırasını yitirirdi...

... cezası n'olurdu 'yanan'ın?
oyundışı kalmak...

(anlaşılan, bu 'aşk üçgeni' konusu uzayacak... bu yazının başlığı 'aşk üçgeni 1' olsun. arada bir konuya döndükçe, bir, derim; iki, derim, üç derim: birbirleriyle bir bütünlük oluştursun yazılar diye... 'yazılar' dememi de hiç beğenmedim şimdi. 'sözler' demeliydim. sözcüğün tam anlamıyla 'söz' bunlar; yazı değiller. 'resimli sözler' demeli ya da 'sözlü resimler'.
'aşk üçgeni'nin bir 'uzun söz'e dönüşmesi, başka birçok nedenle de kaçınılmaz bir durum: değil mi yoksa? iyi yazarın işi, yaşanılanı yermekten çok, sergilemek olmalı. konu aşk olduğunda, en iyi olanın işiyse, sergilemekten çok, kutsamak olmalı: olmamalı mı?)

oyundışı kalmak: nerde? 'aşk oyunu'nda...
köşe kapmaca: nerde? 'aşk üçgeni'nde...

hem üçgenler, birkaç çeşit olur: bilirsin.
'bilmem!' deme: bilirsin, bilirsin! Yorumla|Paylaş

Aşk Sürgünü

aşk sürgünü... buydu, çok sevdiğin başlıklardan biri de.

buluşacaktık bu kıyıda... tanışıklığımızın başlarındaydık daha.

sanıyorum sen, benden önce gelmiştin kıyıya.
çaylarımız gelene dek, susmuştuk. konuşmamıştık hiç.

ilk yudumlarımızı alırken çaylarımızdan, 'e!', demiştin. 'anlat bakalım, ne var ne yok?'

ben denize doğru bakıyordum. sense, denize sırtını dönmüştün hafifçe.

yanımızdan ansızın hızla süzülüp geçen bir martıya takılmıştı gözüm. martının, yakınımızda bir yere konacağını sanmıştım önce. konduğunda, gördüğümü sen de gördün mü gibi bir şeyler söyleyip, farklı bir konuşma başlatmaktı düşüncem. duymamış gibi seni, bakıp duruyordum martının ardından. uzaklaştıkça uzaklaşıyordu martı...

gülümsemiştin sen, ben böyle bir süre sessiz kalınca.
sonra çantanı açıp, içinden kalınca bir defter çıkarmıştın. kaldığın sayfada bıraktığın için olsa gerek kalemini, pat! diye kendiliğinden açılıvermişti defterin... önüne koyar koymaz.

kalemini eline alır almaz... başlayınca sen yazmaya: çok şaşırmıştım...
defterinin sol yakasındaki yarım kalmış sayfaya yazıyordun.
o gün için yeni ekler yapıyor gibiydin... eski bir yazıya...

defterinde 'yeni bir sayfa' açmadığın gibi, 'yeni bir başlık' bile atmamıştın yazına: çok ama çok şaşırtmıştı bu beni...

'sözü dolandırma'yı çokça seven biriydim ben.
sense, 'üstü kapalı', 'altı çizili' sözler etmeyi çokça severdin. bu işte, usta bile sayılırdın...
yayımlanmış şiirlerin vardı. onlardaki 'açıklık' üzerine konuştuğumuzda, bugün yazsaydım, o ölçüde 'anlam açıklığına' yer vermezdim, diyordun.

ben, o gün, bu yüzden şaşırmıştım işte... uymuyordu bu izlenimim, o özelliğine.

o defter benim olsaydı ve ben senin yerinde olsaydım ne mi yapardım?
açardım tam ortasından 'yepyeni bir sayfa'. sayfanın dikiş yeri boyunca kalemimi üç beş kez bastırırdım ki, yazıma ara verdikçe kapanmamasını sağlayacak biçime gelsin o sayfa.
sonraki yazılarım sırasında da, pat! diye bulurdum böylece o sayfamı...

ummuştum böyle yapacağını. bu davranış yakışırdı sana. iyi bir örnek de oluştururdu 'kapalı' konuşmana ya da yazmana...

'bak, defterimde, bembeyaz, bomboş, yepyeni bir sayfa açtım! bu sayfa ve bundan sonrakiler hep senin için!' demeden sen daha, anlardım ben, anlamam gerekeni.
...
aşk sürgünü... bir ara, bu söze takılıp kaldığından, böyle bir başlığın altını yazacak çok şeylerin olduğundan söz etmiştin. 'yazsana,' demiştim, 'neyi bekliyorsun yazmak için...'

sözleri kendine yontmada usta biri olduğum için, senin 'aşk sürgünü' sözündeki 'sürgün' sözcüğüne takılmışçasına, 'filizler!' demiştim, 'filizler!'

bahara yakınlaştıkça seyri başka olur, köküne su yürüyen ağaçların, en çok da fidanların, değil mi demiştim.
'yeni' sürmüş körpe, küçücük küçücük dallar, yapraklar... al sana 'sürgün', demiştim.
aklıma ilk gelen bu oldu benim, sen sürgün deyince, demiştim.
...
'belirsizlikten kaçınan birisin sen...' mi demiştin?
'senin bu türden adlandırma beklentileri içinde olmanı normal buluyorum,' mu demiştin?
dememiş miydin?
...
oysa, o günkü buluşmamız: 'uzun sürmüş bir yanlışlığın akşamında...' bir buluşmaymış.
öyleymiş... en azından senin için...
yoksa, benim düşündüğüm gibi: 'uzun sürmüş bir yalnızlığın akşamında...' değilmiş.
öyleydi... en azından benim için...

zamanla anladık ama biz bunu...
hayır! çok zaman geçmeden, demeliyim.

birkaç kez, 'yeni başlangıçlar' için araladıysak da kapılarımızı, olmamıştı.
sonuç hep aynıydı...
neden, sonuç hep aynıydı?

buluşma günlerindeki dokunuş izlerini siliveriyordu sanki bir görünmez silgi.
artıştan, yükselişten söz edilemezdi bu ilişkide...
sürüp giden 'uzak ara buluşmalar' yüzünden mi oluyordu bütün bunlar?
bir buluşmanın yaktığı ateş, sonrakiyle birleşemiyor muydu yoksa?

bir ateş, gerçekten bir ateş mi olmalıydı?
belki de, her buluşmanın ardından, bir kenarda, bir 'külhan ateşi' bulundurmalı ve bir dahaki buluşmanınkiyle beslenmeli miydi bu ateş?
üst üste durmasalar da, yan yana durmalıydılar en azından, bir ateşin korları?
üfleyip de arada bir, kızdırılmamalı mıydı o korlar?
...
nereye getirdi bak bizi, şu 'aşk sürgünü' sözün, görüyor musun?

'aşk sürgünü'...
senden bana o günlerden kalan...
iyi bir söz...
iyi bir tortu...
iyi bir iz...

ya benim bugünkü sözlerim?
bir 'aşk sürgünü'nün sözleri değilmiş gibi...
öyle mi, sence de?

bir 'aşka sürgün' sözler gibi.
... değil mi?
ya da bir 'aşktan sürgün' sözler gibi.
... değil mi?

ister 'aşka' olsun, ister 'aşktan': sürgün, sürgündür...

olsun! nasıl olursa olsun...
adı 'sürgün' olsun da: ister 'aşka...', isterse 'aşktan...' olsun.

bak, yine de....

bu defter, bütünüyle benim defterim...
bu sayfa, bütünüyle benim sayfam...
bu kalem, bütünüyle benim kalemim...
bu sözler, bütünüyle benim sözlerim...
... diyemiyorum.

diyebilse miydim sence, ne dersin?

yalnızca ama yalnızca 'yazıp çizmek' adına...
dolduruyorum da dolduruyorum, boş sayfalarımı.

bazen boş bir deniz kıyısı, bazen yine boş bir deniz kıyısı
bazen kupkuru bir ağaç, bazen yine kupkuru bir ağaç

bazen yıldızsız bir gece, bazen yine yıldızsız bir gece
bazen ıssız bir sokak, bazen yine ıssız bir sokak

bazen boş odalı bir ev, bazen yine boş odalı bir ev
bazen ışığı gece boyu açık bir oda, bazen yine ışığı gece boyu açık bir oda

bazen masmavi bir gökyüzü, bazen yine masmavi bir gökyüzü
bazen süzülen bir martı, bazen yine süzülen bir martı
bazen dumansız bir üsküdar-kabataş vapuru, bazen yine dumansız bir üsküdar-kabataş vapuru

... her sayfası, bunların en az birinin görüntüsüyle süslü bir defter...
işte bu defter... böyle bir 'defter'.

her şey yazılmak, çizilmek için, bu defterimde benim.
bütün görüntüler yazılmak, çizilmek için... bütün dünya...
görüntü bulmak, çok da kolay üstelik.

ne var ki... 'tuhaf' bir sevdayla yaptığım bu işin, oldukça zor bir yanı da var.

her-zaman-yapayalnız-bir-adam yüzü bulamadığım gibi,
her-zaman-yapayalnız-bir-kadın yüzü de bulamıyorum...
biliyor musun?

... bir sayfada, bir yüzü...
her-zaman-yapayalnız-bir-yüzü...
... resmetmem gerektiğinde...

... öylece donup kalıyorum
biliyor musun?
... defterim önümde
kalemim elimde...

{yüz, her şeydir...-ilhan berk}

'biliyorum,' değil...
'bilirim,' dersin şimdi sen...

...biliyorum...

Yorumla|Paylaş
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 

Labels | Etiketler

08 Mart 2014 10 05 2015 Anneler Günü 101 Dize 11 Mayıs 2014 12 Mayıs 2013 Anneler Günü 13 Mayıs 2012 14 Şubat 18 Ağustos 18 Ağustos 2010 Doğumgünüm 18 Ağustos 2011 Doğumgünüm 18 Ağustos 2012 18 Ağustos 2013 18 Ağustos 2014 18 Ağustos 2015 Doğumgünüm 2011 2014 Falım 2015 60+1 8 March 8 Mart 8 Mart 2013 Adalar Adalet Ağaoğlu Âh Mine'l-Aşk Ahmet Hamdi Tanpınar Ahmet Haşim Ahmet Ümit Akşamüstleri All The Flowers Gone Altmışa Merdiven Anadolu Büyüsü Anadolu Çalgılarıyla Rahatlama Müziği Anayurt Özlemi Anneler Anneler Günü Âşık Sana Bir Sözüm Var Aşk Aşk Çocukları Aşk İki Nokta Üst Üste Aşk Mektupları Aşk Sürgünü Aşk Şiirleri Aşk Üçgeni Aşk ve Felsefe Aşkın Kokusu Aşkın Renkleri Aşklar Attilâ İlhan Ayın Nadir Aykırı Metinler Aykırı Sesler B. B. King Baba Babalar Günü Bahar Bahr-ı Tahvîl Bahrı Tahvil Behçet Necatigil Ben Birimdeyim O Altmışında Bilmem Şu Feleğin Bir Aşk Öyküsü Bir Bahar Akşamı Bir Yılbaşını Anlamak Blues Boşuna Bekliyorsun Bu Dünyada Olan Bitenler Buket Uzuner Buluşmak Üzere Can Yücel Caz Cemal Süreya Cemre Cep Telefonu Cogito Come Out Whatever You Are Cümleler Çamlıca Çıplak Ayaklıydı Gece Çiçekler Çivitmavisi Çoğulcu Bir Aşk Belgesi De ki Dedicated to Van Gogh Deniz Depremler Der ki Nar DerKenar Devrim Diller ve Nesneler Dilsiz Aşk Divan Şiiri Doğum Gelenekleri Doğum Günüm Doğum Törenleri Doğumgünleri Dost Dostların Anısına Dostluk Dört Mevsim Dr Ufuk Yaltıraklı Duvar Yazıları Dünya Anneler Günü Dünya Annneler Günü 2010 Dünya Annneler Günü 2012 Dünya Kadınlar Günü Editorbey En İyi Dost Erciş Erkeklerimiz eS Eysan Facebook Fal Felsefe Felsefe Akşamları Felsefe ve Aşk Felsefe ve Yaşam Felsefenin Aşkı Felsefenin Tadı Fotoğrafçı Friendship Geldi Kafiye Gitti Safiye Gemiler Giderim Van'a Doğru Göç Gökkuşağı Gökyüzü Gülen Yüzler Ülkesi Güller Gülten Akın Güven Turan Güvercin Ayrılıklar Güvercinler Güvez Güvez Diliyle Güvez Fotoğrafları Güvez Gözüyle Güvez Şiirleri Güzelleme Happy Birthday To Us Hasat Mevsimi Haydar Ergülen Hepi Börtdey Tu As Hepi Börtdey Tuuu Miii Hercai Hide and Seek İblisler Azizler Kadınlar İdiller Gazeli İki Kıta İki Âşık İkimizin Doğum Günü İlhan Berk İlk Akşam İlk Gün İlkbahar İlkyaz İnferno İskender Pala İstanbul İstanbul Baharları İstanbul Etkinlikleri İstanbul Fotoğrafları İstanbul Mevsimleri İstanbul Şiirleri İstanbul ve Aşk İstanbul'da Aşk İstanbul'da Felsefe İstanbullu Şiirler İyi ki Doğdum Joan Baez Kadıköy Kadıköy'de Söyleşi Kadınlar Kadınlar ve Erkekler Kahvaltı Kandil Işıkları Kapı Kara Kuşlar Karakışlar Kargalar Karşılaşmalar Kavuşma Kayahan Özgül Kediler Kedilerin Aşkı KendimLe Kıyılar Klip Kuşlar Kutlama Kutsal Aşklar Kuyudaki Adam Logos Louise Glück Martı Martılarındır İstanbul Mektuplar Moda Mother's Day 2013 Murathan Mungan Mutluluk Müzik Nar Nâzım Hikmet ve Aşkları Nehir Dizeler Netlog Nirvana nirvAnne Omlet Özdemir Asaf Özlem Panorama Papatyalar Parıltı PusulaŞiir Refik Erduran Relaxation Music with Turkish Instrument Renkli Taşlar Resmin Gölgesi Şiire Düştü Ruhi Su Sabah Saint Valantine Day Saklambaç Seçiminiz Hangisi? SekizinciRengim Seni Düşündüm Servet-i Fünun Sevda Sevgi Sevgi Soysal Sevgili Sevgili Sözleri Sevgililer Sevgililer Günü Sevgililer Günü 2015 Sobe Sokaklar Söylenmezi Bulmak SuSu Şeker Bayramı Şeyh Galib Şiir Şiir Şey Şiir Şeyler Şiirler ŞiirŞey ŞiirŞeyler Şubat Taşlamalar Tevfik Fikret Tuttum Birini Sevdim Ufuk Yaltıraklı Üsküdar Üzgün Kediler Gazeli Van Erciş Depremi Van Gogh'a Adanmıştır Vapur Vapurlar Video Videolar World Mothers Day World Women Day Yakalar Yalnızlıklar Yâren Yâren Evi Yârenlere Ağıt Yaş Yaşam Yaz Yaz Issız Yazısız Yeni Yıl Yeni Yıl Kutlaması Yılbaşı Yolllar Yunus Emre Yurdumsun Ey Uçurum Yürümek