Selam Olsun!


selam olsun!


selam olsun bizden güzel dünyaya,
bahçelerde hâlâ güller açar mı?
selam olsun sonsuz güneşe, aya,
ışıklar, gölgeler suda oynar mı?



bahçelerde hâlâ güller açar mı?


hepsi güzeldi. kar, tipi, fırtına,
günlerin geçişi, ardı ardına.
hasretiz bir kanat şakırtısına,
mavi gökte kuşlar yine uçar mı?


adımızı soran, arayan var mı?


uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan.
dönmeyen gemiler olduk açıktan,
adımızı soran, arayan var mı?

Selam Olsun | Ahmet Hamdi Tanpınar
Yorumla|Paylaş

Kutsal Aşklar


benim için belki de artık, yalnızca 'sen' olmalısın

bana 'sen', belki de artık, yalnızca gökyüzü olmalısın

dün, akşamüstü başladı her şey.
...
sabah erken kalkmıştım... gözlerimi nereye doğrulttuysam bir boşlukla karşılaştım. neye doğrulttuysam bakışlarımı, yüzünü, sırtını çevirmişti bana. neyi arasam bulamıyordum. yalnızca gölgelerle doluydu sanki evimin içi.
neye elimi uzattım, neye elimi attımsa boşta kaldı elim.
öylesine sıkıntılı bir gündü ki, akşamı zor ettim.

içim dışım sıkıntı doluydu. çıkayım bir akşamüstü yürüyüşüne, birkaç insan yüzü göreyim dedim. çıktım caddeye... o ne?

in cin top oynuyor ortalıkta. tek bir insan göremiyorum.
park etmiş otomobillerle dolu, yolun iki yanı.
tuhaf, derin bir sessizilik. 'hayalet kasaba'ya dönmüştü mahalle.

yürüyordum... boğazımda, bırakıversem kendimi, art arda hıçkırıklara dönüşecek, binbir düğüm.


aşk, nereye kadar?


yürüyordum... yüreğim zorlanıyordu işini görmekte. tuhaf bir sızı başladı, sol köşesinde yüreğimin. giderek içerisinde yayılmaya başladı sızı. genişledi, genişledi...

yürüyordum... göğsümün üzerine ateşten bir kuşak bağlanmıştı. sıktıkça sıkıyordu bu kuşak göğsümü. göğsümdeki sızıyı, acıyı sızdırmamaya çalışıyordu dışarı ateşten kuşak...

yürüyordum... hayır, yürüyemiyordum artık.

durdum... ilerde bir tepe. vardım gittim oturdum eteğinde bir yere. otlara, çimenlere, yaban çiçeklerine, eşek dikenlerine baka baka dinleniyordum. bir süre öyle kaldım.

kaldırdım sonra başımı... o ne?
önümde istanbul... önümde boğaz... önümde köprü...
daha bir kaldırdım başımı...

... derken gökyüzü... 'o-gökyüzü'...

baka baka göğe, büyülenmiştim.
dilime takılı kaldı şu birkaç söz:

"benim için belki de artık 'sen',
yalnızca 'sen' olmalısın
belki de artık, bana 'sen',
yalnızca 'gökyüzü' olmalısın"
...
döneyim artık dedim evime. biraz olsun gelmiştim kendime.
tuttum evin yolunu...

zihnimde bir kısır döngü... ağzımda mırıltılar.
yürüyordum...
"benim için belki de artık 'sen'
yalnızca 'sen' olmalısın..."

yürüyordum...
"bana 'sen', belki de artık
yalnızca 'gökyüzü' olmalısın"

yürüyordum...
kimi evlerin az ışıklı balkonlarında hayalet gibi duran bazı kadınlar...
hayır... bütün evlerin evet, bütün evlerin az ışıklı balkonlarında kadınlar...
ellerinde, kulaklarında cep telefonları...
'kandiliniz mübarek olsun... efendimize hürmetler.'

yürüyordum...
'hürmetler efendim... sizinki de mübarek olsun...'

yürüyordum...
'kutlarım evdeki herkesin kandilini...'

yürüyordum... mahalle camiinin önü...
[önüme ansızın bir parça aydınlık düşüveriyor gökyüzünden.
başımı kaldırıyorum... turuncu bir gök... tuğladan yansıyan kırmızıları sönük o minare...
cıvıldayan kandil ışıkları...]
...
açıyorum bahçe kapımı...
sarı sarı akşamsefalarım. hepsi açmış çiçeklerini, çekiyorum birkaç fotoğraf...
evimin karşısındaki tekstil atölyesinin önünde, birdenbire insan sesleri...
genç kızlar, genç delikanlılar... ayak sesleri...
yalnızca sesler...
içimden bakmak gelmiyor o yöne...
baksam, ruhuma o tuhaf sıkıntı dolacak hemen. biliyorum...

[penceremden her bakışımda, rastlarım onlardan birkaçına... gözgöze gelirim biriyle, sonra biriyle... sonra...
yemek ve çay saati paydoslarında, gelir kızlardan 5-6'sı. otururlar benim büyük incir ağacının altındaki 10'lu merdivene. yer yemez ordan burdan derledikleri sandöviçlerini... yakarlar sigaralarını... derin bir duman çekerler sigaralarından. sonra çıkarırlar cep telefonlarını... basarlar tuşlara... basarlar... basarlar... basarlar.]

derken dış kapı... giriyorum evime. yakıyorum ışığımı.
ev gibisi yok... bakıyorum, her şey yerli yerinde...
yalnızlık... o, baş köşede. sanki, biraz keyifli de bu akşam.

bir orta kahve... koltuk... bitince kahve, yum gözlerini...
turuncu! evet, turuncu bir gökyüzü... 'o-gökyüzü.'

cııırt! cııırt! cırt! cep telefonum... mesaj geldi anlaşılan...
duvar saati, masa saati, kol saati... 20:24:01...
yüreğimin içinde, ama hangi köşede bilmiyorum. küçücük bir cızzz!
cep telefonum... alıp, basıyorum tuşlara... basıyorum... basıyorum...

bir el uzanıp çeviriyor mandalını yüreğimin, aralanıyor kendiliğinden kapı... küçücük bir serçe...
pırrr! havalanıyor...

'yollandı: 26 tem 2010'. bakalım ne yollanmış?


aralanıyor, gönül gözümün kapısı...

GÖNÜL GÖZÜ GÖRMEYEN
CAN GÖZÜNÜ NEYLESİN

DÜNYADA DÖNMEYEN DİL
MAH$ERDE NE SÖYLESİN

MEVLAM SENİ DE ÇOK SEVDİĞİ
KULLARINDAN EYLESİN...

kandiliniz mübarek olsun.



teşekkürler hanımefendi...


[teşekkürler, hanımefendi:
özlemişim, güzel dilinizi

o güzel dilinizden çıkan
bu güzel sözlerinizi...]
Yorumla|Paylaş

Yâren Evi


sol yanımı, boş koymuştum.
gelir de, doldurursun diye.
geldin... hoş geldin!

- bildin mi?
- d/oldurabildin mi?
- bildin mi?
- dol/durabildin mi?

ben, 'hayır!' diyeceğim de şimdi, çok 'ayıp' olacak. gel, sen kendin de! 'hayır,' de. kocaman bir 'HAYIR!' de... ya da küçücük bir 'evet!'...



ANADOLU BÜYÜSÜ

kolaydır gelmek. kolaydır da, gelinen yerlerde 'durmak' zordur... [niye?]
kolaydır gitmek. kolaydır da, giderken bir 'hoşça kal,' demek, duramamaktan da zordur. [niye?]

gelirsin... gelirsin ama; getiremezsin yanında, kopup geldiğin yerdeki şarkıları, şiirleri, türküleri... bana getiremezsin. geldiğin yerde paylaştığın her şeyi, her şiirşeyi 'öksüz' bırakır; öyle gelirsin bana. [niye?]

GÖÇ

bakarsın yola çıkmadan önce 'çantana'... telefon defterine... telefonuna. 'aman ha!' dersin, 'bir yanlış anlamaya yol açmayayım.' [niye?]

oysa ben... gelince görebileceğin yerlere koyarım bütün 'suç aletleri'mi... göresin, sezesin diye işlediğim suçları. [niye?]
sormazsın sen. çünkü, bilirsin....
'niye olmasın? sen de insansın,' dersin. hayır, yüzüme demezsin. ben anlarım, senin yüreğinin vuruş sayısından anlarım her şeyi.

bilirsin sen beni...
küçük şeylerin arkasına saklanırım ben.
sen, bulasın diye beni hemen... [niye?]
...
daha kapı önündeki ilk kucaklaşmada: 'sen b/aşka'sın,' dersin (bu demektir ki, bir b/aşkası daha var). [niye?]

geldiğini gördüğümde, kapı önünde, 'peki derim, ben b/aşkayım... gel, içeri gel!'

girer girmez içeri, bırakırsın elindekileri mutfağa: 'yemekler, benden bugün,' dersin. menüde bu akşam, 'kızarmış tavuk, pilav, tütsülenmiş peynir var,' dersin (hayır hayır, bunu yalnızca doğum günüm ağustos 18'de yapmıştın. yanı sıra daha ne vardı, bir bakalım?).


ÖZLEM

18 ağustos'tu evet, o günü anlatayım: 'b/aşka?' der demez ben, 'rakı!' demiştin.
yemekleri tabaklara bölüştürüp, başka ne varsa, balkona kurduğum masaya taşımıştık.
(ilk karşılaşmamızı anımsadın mı, yıllar önceki. ne vardı masada?
içinde bir gül ve birkaç kır çiçeği bulunan bir vazo... ne demiştin görünce? çiçek gerekliyse, söyleseydin ben getirirdim. farkında mısın, ben hiç çiçekten söz etmedim daha sonraları ve sen de, bir kez olsun tek bir çiçek getirmedin...)

diyeceksin ki şimdi, 'rüzgârlıbahçe'deyken sen, getirdiğim rüzgâr gülünü, bak ne çabuk unutmuşsun?'
hayır, unutmadım. yanımda şu anda rüzgâr gülün, bu satırları karalarken. fır fır dönüyor solumda... kapılıvermiş de bu yaz akşamının rüzgârına istanbul'umda... dönüp duruyor fır fır...
...
o akşam ilk dublelerimizi yudumlarken, kaş altından bakıyordun sürekli bana. gözlerimiz buluşunca da, yere bakıyordun hemen.
suçluluk duygunu açığa vuruyordun, bilmemi istiyordun sanıyorum.


EN İYİ DOST

sarhoş oldundu bir süre sonra. 'bana ver bir battaniye, burda balkonda uyurum ben bu gece,' gibi sözler etmeye başlamıştın.
...
ben o günün sonrasını hiç anımsamıyorum, biliyor musun?
o gün, doğum günümdü benim. akşamüstü kutladık... ya sonra?
...


KAVUŞMA

gelince sen aklıma, bak: b/aşka neler daha geliyor?

- kurmamak...
- kurcalamamak...
- söz vermemek...
- söz almamak...
- ertelememek...
- 'an'ı yaşamak...
- sığınmak...
- sığınak...

ne dersin, var mı bir unuttuğum?


video

Video: Yâren Evi


Yorumla|Paylaş

İşte Karşılaştık!



'Günboyu durmadan bir şeylerle karşılaşırız. İnsanlarla evet, yüzlerle, bir tutumla, bir kitap, bir filmle; sokaklarla, otobüslerle, ölümler, direnişlerle, beklenmedik bir çığlıkla, suskunluklarla, yersiz bir korna sesiyle, bir tabloyla, bir çukurla, bir köpekle, günbatmının suda yansıyışlarıyla karşılaşırız. Ağlayan bir çocukla, açan bir gülle, yıkılan bir ağaçla, sözverişlerle, bir yalanla, değerbilirlikle, bir şiir, şiirde bir dizeyle...



Kanıksayıp körleşmemiş, körelmemişsek onlarla gerçekten karşılaşmışızdır.
Beklenmedik karşılaşmalar, yüzyüze gelişler, yalnızca 'şimdi'de gerçekleşmez. Geride bıraktığımızı sandığımız, çoktan unuttuğumuz pek çok şeyle de yeniden, yepyeni bir gözle karşılaşabiliriz. Eskiden okuduğumuz bir kitapla, bu kitapta o zamanlar ilgimiz dışında kalmış bir tümce, bir yüz, bir durumla... Eskiden gördüğümüz bir film, karşımıza bambaşka, üstünde hiç düşünmediğimiz yeni bir anlamla çıkagelir: karşılaşırız.


Gerçekte ne bu ağaç yeni, ne bu kitap, ne bu film, ne bu yapı. Onlarla karşılaşmayı karşılaşma yapan, rastladığımız şeylerin bilincimize yeni bir anlamla akmasından, bizi 'yeni bir bilgi alanına çekmesinden' başka nedir ki?


Karşılaştıklarımız, karşımıza çıkanlardır. Ama onlar durup dururken çıkmaz karşımıza. Biz bugün o yollardan geçtiğimiz, şu köşeden sapmayı seçtiğimiz için çıkar.'


Böyle diyor romancı Adalet Ağaoğlu, 1984-1992 arası yazmış olduğu denemelerden oluşan Karşılaşmalar (YKY; 2. baskı; s. 13, 14; Haziran 1977) adlı kitabında.


Günboyu, ne çok şeyin yanından geçip gidiyoruz. Görülmeyecek birçok şeyi bile görürken...
Nice şeyleri görmüyoruz... Karşılaşmıyoruz.

[Ana izleği, 'günlük karşılaşmalar' olan bu yazının, daha 'birebir' örneğini okumak istiyorsanız, lütfen tıklayın: 'Cevdet'.]

Yorumla|Paylaş

İnferno | İlhan Berk | Kadınlar


[blogdaş 'inci'ye sunulmuştur]

mendireğin orda durmuşlar, konuşuyorlar
sesleri kuşlar kaldırıyor, yapraklar döküyor
(kadınları, kim bilir hangi zamanların)




hani bazen durur gibi olur ya dünya
çiçekler kurutmuşuzdur bir gün birlikte



bir defterde...
öyle bir şeydir işte kadınlar



kim bilir ne zaman, nerde, birden
yaşamışızdır bir sesi,



yanımıza bıraktıkları...


[İnferno, İlhan Berk, s. 145, YKY, İstanbul, 1994]



Yorumla|Paylaş

Moda | İkimize Bir Oda


M/oda: İkimize Bir Oda


istanbul han değildi, kadıköy köy!
... ve moda: ikimize... dört duvarsız... apaçık bir odaydı.

ilk karşılaşmamızdan sonraki buluşma günümüzde, kaçmıştım evden.
gece eve döndüğümde, baktım ki akşama dek telefon etmiş ve 10'dan fazla not bırakmıştın telesekreterime.
'bırak buluşmayı, öldün mü, kaldın mı? merak ediyorum, lütfen ara, bir haber ver,' demiştin son notunda.

aradığımda seni telefonla: 'üç gün uğraştım, yine de toparlayamadım evimi, sonunda ben de tuttum evin dışına kaçtım,' demiştim.
['bugün evde yokum, dağlara kaçtım,' -ilhan berk.]
...
aradan biraz zaman geçmiş, 'hadi gel, bugün buluşalım,' demiştin.
buluşunca da: 'cezalısın, işyerimi göstermeyeceğim sana bugün. gidelim, şu ilerde hoş bir yer var oturacak. oturup söyleşelim,' demiştin.

garson masamıza geldiğinde, 'bize bir porsiyon pasta,' demiştin. 'neli olsun,'diye sorunca garson: 'üstünde karadutlar olsun,' deyivermiştin, hiç düşünmeden, hiç beklemeden.'

garson iki çatal bıçak koymuştu masaya, pastayı getirince. demiştin ki: 'alın, şu adamın önündeki çatal bıçağı, biri bize yeter.'

alıp çatalı, bir karadut, ardından bir lokma pasta...
bir bana, ardından bir kendine...


sanıyorum, buradaydı o oturduğumuz yer... bugün değişmiş
yerine başka bir işyeri açılmış

silip süpürmüştük, nerdeyse tabağı. boşaldığında tabak: 'işte bu kadar, yedik karadutu, tamam mı?' diye sormuştun.
'tamam,' demiştim, 'kattık pastaya, yedik karadutu...'
...
sonra da: 'hadi kalkalım hemen, yürüyelim şimdi moda'ya,' demiştin.


moda'ya giderken, moda iskelesinin görünümü


yürüye yürüye varmıştık moda'ya. iskele görünmüştü gözümüze önce, biraz yüksekten bakıyorduk moda iskelesine.
... çok sevdiğini söylemiştin o iskeleyi...


benim zaman zaman dostlarımla buluştuğum 'koço restaurant'ın arkasındaki parka doğru yürümüştük.


koço restaurant, moda...



o günlerde, ortalarda da vardı oturma yerleri bu parkta...


sonra kıyıdaki bir bankete oturmuştuk yan yana. o gün fark etmiştim, senin 'kedicil' bir ruh taşıdığını. sokuldukça sokulmuştun bana... güpegündüz!


'dur!' demiştim...
sonra, ansızın sarılmıştın bana... güpegündüz!
'dur!' demiştim, 'yapma! gelen olur, geçen olur...'


parkın bugünkü durumu...



umurumda değil, hiçbir şey bugün şu anda!' demiştin.

'bak demiştim, şu çalılıkların arası, sarhoş kaynıyor; ayıptır, yapma!' demiştim.
'umurumda değil hiçbir şey şu anda!' demiştin. 'umur', denilen şey nedir böyle anlarda bugün bile çözmüş değilim, bırakalım o günü.


'umurumda değil,' demiştin 'hiçbir şey'


'bak,' demiştim, polis arabası geçiyor yanımızdan!'
'umurumda değil hiçbir şey şu anda!' demiştin.
akşamüstü yaklaşıyordu sanırım.

artık kalkıp yürüyebileceğimizi söylemeden önce, bir şeyler mıırldanmıştın. onu burada söyleyemeyeceğim, bağışla.


bir başıma bir gezi yaptım, moda'da. yürüdüğümüz yola,

oturduğumuz parka baktım. ne çok değişmişti her şey.


o tuhaf, köhne evciğin duvarlarındaki bugünkü yazılar...

o günlerde vardı herhalde bu köhne evcik. var mıydı? ne dersin?
...
'bir köhne kahvehane, ruhumu çaldı.' nezih ünen'in 'çingene yüreğim'ini dinliyorum şu an. dolanıp duruyor şarkıcı, eskiden uğradığı bir yerin çevresinde...

'bir daha gördüğünde beni. gözlerime öyle bakma. bir yaban kedisi gibi, soğuk, sessiz yabancı... kapkara gözlerinin ardında, derin bir acı...' diyor ünen, 'ah! ah! bu şarkılar...' diyorum, ünen'i dinlerken şimdi.


bir yaban kedisi gibi...


...
efelendim bugün. rakı efe,
kaşar: çerkez peyniri dia'nın (kastamonu'nun 'gömeç' yöresinde yaptırılmış)
aklıma bol pul biberli, kaşar tava önerin geldi şimdi, bir dahaki yazımda, ondan hazırlayacağım. yarısını koyacağım tabağıma.
öbür yarısıyla, ayrı bir tabak hazırlayacağım. belli mi olur, atlar gelirsin...

'gelir miyim acaba,' deme, gelirsin, gelirsin...
sen, çoğu zaman habersiz, sessiz çıkagelirdin.
unuttun mu yoksa?

diyeceksin ki şimdi: kimden yadigâr sana, o 'çingene yüreğim'.
evet, o da bir yadigâr bana. senden kalan birkaç güzel ve özel yadigâr gibi.
o yadigârın öyküsünü de, seninkilerinkini de ilerde bir gün yazayım mı, ne dersin?

moda... ikimize bir oda... duvarsız: apaçık!

bugün böyle, o eski moda... bir bak bakalım bu resme.


bu moda, o eski modaya benzemiyor değil mi?



peki, bugün biz o eski âşıklara benziyor muyuz? hayır...
konumlarımız belli: uzağız, birbirimize. uzaklardaki durumlarımız belli, yaşayışlarımız belli.


iskeleye uğrayıp, bir çay içtim... bakındım


parktan ayrılırken bu güvercin çiftini gördüm, hem geziniyorlar

hem de söyleşiyorlardı.

onları bu durumda görmem, hiç umurlarında değildi sanki.


moda iskelesinden ayrılıp giderken, bu yazı çıktı karşıma


yürüdüm, kıyıda: bu vapuru gördüm, uzakta...
adalara gidiyor olmalıydı


demiştin ki bir yazında, "sana bir 'ada' çizdim...
kaptanlar gemilerini yönettikleri yerdeki haritalarına, adalar çizerlermiş; çizdikleri adaya sevgililerinin adlarını verirlermiş. o gemiye daha sonra gelen kaptanlar, yolculuk rotalarını bu adalara göre çizerlermiş."

bu gemi (vapur), bir olasılıkla, senin bana çizdiğin 'ada'ya da uğrayacak.
ama ben orda yokum. ya sen?

gemi (bu vapur) o adaya uğradığında, merak ediyorum şimdi... ne(ler) olacak?

kim(ler) inecek o gemiden... kim(ler) binecek o gemiye? Yorumla|Paylaş

Gül On Para!

gül on para ... gül on para

gül on para, gül on para!
kolunda bir güzel sepet
içinde gül beş on sıra
temiz, sevimli bir çocuk
diyor, malım değil soluk
gelin, alın çabuk çabuk...
gül on para, gül on para!

meali kondu gönlüme
şu levha-i letafetin
hayat sundu gönlüme
çocuk güzel, eda güzel
çiçek güzel, heva güzel...
bu pek dokundu gönlüme!

hanımlara ... gül on para!

hanımlarım, gül on para!
sepet boşaldı da yine
deyip dururdu maskara
gül on para, alın hele
dikersiniz de mendile
kemer yaparsınız bele
gül on para, gül on para


[A(yın) Nadir, Servet-i Fünun, sayı 275, 6 haziran 1312, s. 253-254.
dergide yayımlanan bu şiirin tablosu Tevfik Fikret'e çizdirilmiştir.
Resmin Gölgesi Şiire Düştü, Kayahan Özgül, YKY, s. 113-114 ]

Yorumla|Paylaş

Seni Konuştuk: Biz 2 Güvercin, Dün Gece...

bana, beni; bana, 'her şeyi' öğreten kadın!

istanbul'da, bugünden 39 yıl önce, üniversite yıllarımda, 21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana kardeşliği, bana arkadaşlığı, bana sevgiyi, bana saygıyı, bana sevdayı, bana aşkı öğreten kadın!
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana savaşı, bana barışı öğreten kadın...
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana savaşmayı, bana barışmayı öğreten kadın...
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: kardeşlik, arkadaşlık, sevgi, sevda, aşk için savaşmayı, barışmayı, 'yaşam için' tek sözcükle 'kavga'yı öğreten kadın...
seni konuştuk! senden konuştuk: biz 2 güvercin, dün gece...

21'imde karşıma çıkıp da, 3 yıl içinde: bana dostluğu, bana düşmanlığı öğreten kadın...

[duydum ki, yakın dostlarımızdan üçü, birkaç yıl arayla ölmüşler: başın sağolsun, başımız sağolsun! üç iri dal, kızıl, kıpkızıl karanfildiler onlar. yazarken bunları şimdi, ilki çift, sonraki tek, üç buruk gözyaşı, düştü dizlerime: kahverengi iki gözüm -severdin sen gözlerimi- kırmızı, kıpkızıl iki gül olursa birazıcık sonra, hiç şaşmam...]

seni konuştuk, senden konuştuk: biz 2 güvercin... dün gece.

her şeyi, o an unutuverdi de yaren güvercin, hem sordu, hem dinledi...
kendi denizini, kendi kıyısını, kendi dalgasını, kendi acısını, kendi hüznünü, kendi bulutunu, kendi rüzgârını, kendi yağmurunu, kendi selini, kendi suyunu, kendi nil'ini, kendi deryasını unutuverdi de... kendi gökyüzünü, kendi yeryüzünü... unutuverdi de.
hep seni sordu...
seni konuştuk, senden konuştuk: biz 2 güvercin... dün gece.

'hercailik' yok muydu, var mıydı azıcık: sende, -ve belki- her, seni sevende...

hercailik ya da 'aşkına sadık/bağlı kalmama' vardı gibi geliyor bana bizde...
sen 'devrimle nikahlıydın', ben 'düz bir yaşamla'.
devrimden çocuğun var mı, diye sormayacağım. rasladım çünkü çocuklarına.

kuzeyine gittim avrupacıl-dünyanın: sarışın, mavi gözlü, buğday tenliydiler... gördüm onları. görünce selamlaştım onlarla... gülümsediler: selamı var size, anneniz 'ak deni'zin dedim onlara.

güneyine gittim avrupacıl-dünyanın: yine sarışın, yine mavi gözlü, yine buğday tenliydiler... gördüm, görünce selamlaştım onlarla... gülümsediler: selamı var size, anneniz 'ak deni'zin dedim onlara.

uzakdoğusuna gittim, bütüncül-dünyanın: esmer, kahverengi gözlü, yanık tenliydiler... gördüm, görünce selamlaştım onlarla... gülümsediler: selamı var size, anneniz 'ak deni'zin dedim onlara. ['ne kadar esmer varsa, hepsi bizim soydandır,': mahmut baksı, stockholm/stokholm, sweden/isveç].

ülkemdeki, anavatanımdaki güzel çocuklarınızı da gördüm: ne onları gülümserken gördüm, ne de kendim onlara gülümseyebildim. onlar da benim gibiydiler.
çoğu 'yaşamla' evliydiler. kendi anavatanlarında, 'sürgün' gibiydiler. benim gibi.

yaşamdan çocuğun var mı dersen: yok!
ne demiştim, tam 39 yıl önce: '50 olsun, bakar, eğitir, büyütürüz!'
ne demiştin: 'ne 50'si! bir tane bile olmaz! veremem ben bu 'sistem'e çocuk'. n'apsak, n'etsek, alır elimizden. düşman eder: bize ve birbirine, öz çocuklarımızı...'

çıkagelse çalsa kapını şimdi... n'olur: sordu, yâren güvercin.

dedi ki yâren güvercin bana: çalsa, kapını şimdi...
dedim ki: çalsaydı, kapımı şimdi...

yitirirdi dedim: kendine saygısını...
yitirirdim dedim: ona saygımı...

Yorumla|Paylaş
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 

Labels | Etiketler

08 Mart 2014 10 05 2015 Anneler Günü 101 Dize 11 Mayıs 2014 12 Mayıs 2013 Anneler Günü 13 Mayıs 2012 14 Şubat 18 Ağustos 18 Ağustos 2010 Doğumgünüm 18 Ağustos 2011 Doğumgünüm 18 Ağustos 2012 18 Ağustos 2013 18 Ağustos 2014 18 Ağustos 2015 Doğumgünüm 2011 2014 Falım 2015 60+1 8 March 8 Mart 8 Mart 2013 Adalar Adalet Ağaoğlu Âh Mine'l-Aşk Ahmet Hamdi Tanpınar Ahmet Haşim Ahmet Ümit Akşamüstleri All The Flowers Gone Altmışa Merdiven Anadolu Büyüsü Anadolu Çalgılarıyla Rahatlama Müziği Anayurt Özlemi Anneler Anneler Günü Âşık Sana Bir Sözüm Var Aşk Aşk Çocukları Aşk İki Nokta Üst Üste Aşk Mektupları Aşk Sürgünü Aşk Şiirleri Aşk Üçgeni Aşk ve Felsefe Aşkın Kokusu Aşkın Renkleri Aşklar Attilâ İlhan Ayın Nadir Aykırı Metinler Aykırı Sesler B. B. King Baba Babalar Günü Bahar Bahr-ı Tahvîl Bahrı Tahvil Behçet Necatigil Ben Birimdeyim O Altmışında Bilmem Şu Feleğin Bir Aşk Öyküsü Bir Bahar Akşamı Bir Yılbaşını Anlamak Blues Boşuna Bekliyorsun Bu Dünyada Olan Bitenler Buket Uzuner Buluşmak Üzere Can Yücel Caz Cemal Süreya Cemre Cep Telefonu Cogito Come Out Whatever You Are Cümleler Çamlıca Çıplak Ayaklıydı Gece Çiçekler Çivitmavisi Çoğulcu Bir Aşk Belgesi De ki Dedicated to Van Gogh Deniz Depremler Der ki Nar DerKenar Devrim Diller ve Nesneler Dilsiz Aşk Divan Şiiri Doğum Gelenekleri Doğum Günüm Doğum Törenleri Doğumgünleri Dost Dostların Anısına Dostluk Dört Mevsim Dr Ufuk Yaltıraklı Duvar Yazıları Dünya Anneler Günü Dünya Annneler Günü 2010 Dünya Annneler Günü 2012 Dünya Kadınlar Günü Editorbey En İyi Dost Erciş Erkeklerimiz eS Eysan Facebook Fal Felsefe Felsefe Akşamları Felsefe ve Aşk Felsefe ve Yaşam Felsefenin Aşkı Felsefenin Tadı Fotoğrafçı Friendship Geldi Kafiye Gitti Safiye Gemiler Giderim Van'a Doğru Göç Gökkuşağı Gökyüzü Gülen Yüzler Ülkesi Güller Gülten Akın Güven Turan Güvercin Ayrılıklar Güvercinler Güvez Güvez Diliyle Güvez Fotoğrafları Güvez Gözüyle Güvez Şiirleri Güzelleme Happy Birthday To Us Hasat Mevsimi Haydar Ergülen Hepi Börtdey Tu As Hepi Börtdey Tuuu Miii Hercai Hide and Seek İblisler Azizler Kadınlar İdiller Gazeli İki Kıta İki Âşık İkimizin Doğum Günü İlhan Berk İlk Akşam İlk Gün İlkbahar İlkyaz İnferno İskender Pala İstanbul İstanbul Baharları İstanbul Etkinlikleri İstanbul Fotoğrafları İstanbul Mevsimleri İstanbul Şiirleri İstanbul ve Aşk İstanbul'da Aşk İstanbul'da Felsefe İstanbullu Şiirler İyi ki Doğdum Joan Baez Kadıköy Kadıköy'de Söyleşi Kadınlar Kadınlar ve Erkekler Kahvaltı Kandil Işıkları Kapı Kara Kuşlar Karakışlar Kargalar Karşılaşmalar Kavuşma Kayahan Özgül Kediler Kedilerin Aşkı KendimLe Kıyılar Klip Kuşlar Kutlama Kutsal Aşklar Kuyudaki Adam Logos Louise Glück Martı Martılarındır İstanbul Mektuplar Moda Mother's Day 2013 Murathan Mungan Mutluluk Müzik Nar Nâzım Hikmet ve Aşkları Nehir Dizeler Netlog Nirvana nirvAnne Omlet Özdemir Asaf Özlem Panorama Papatyalar Parıltı PusulaŞiir Refik Erduran Relaxation Music with Turkish Instrument Renkli Taşlar Resmin Gölgesi Şiire Düştü Ruhi Su Sabah Saint Valantine Day Saklambaç Seçiminiz Hangisi? SekizinciRengim Seni Düşündüm Servet-i Fünun Sevda Sevgi Sevgi Soysal Sevgili Sevgili Sözleri Sevgililer Sevgililer Günü Sevgililer Günü 2015 Sobe Sokaklar Söylenmezi Bulmak SuSu Şeker Bayramı Şeyh Galib Şiir Şiir Şey Şiir Şeyler Şiirler ŞiirŞey ŞiirŞeyler Şubat Taşlamalar Tevfik Fikret Tuttum Birini Sevdim Ufuk Yaltıraklı Üsküdar Üzgün Kediler Gazeli Van Erciş Depremi Van Gogh'a Adanmıştır Vapur Vapurlar Video Videolar World Mothers Day World Women Day Yakalar Yalnızlıklar Yâren Yâren Evi Yârenlere Ağıt Yaş Yaşam Yaz Yaz Issız Yazısız Yeni Yıl Yeni Yıl Kutlaması Yılbaşı Yolllar Yunus Emre Yurdumsun Ey Uçurum Yürümek